Edebiyatın Masaları, Kapıları ve Kapıda Kalanları
“Edebiyat yetenek işidir.” Ne güzel cümle! Keşke doğru olsaydı. Oysa edebiyat tarihi biraz daha dikkatli okunduğunda insanın karşısına başka bir denklem çıkıyor:
Yetenek eser zaman dergi çevre biraz da kiminle oturup kalktığınız.
Sonuncusunu küçümsemeyin. Türk edebiyatında bazen bir şairin hangi dergide yazdığı kadar, o derginin odasında kimlerle çay içtiği de önemli olmuştur. Hatta bazı dönemlerde çay, şiirden daha güçlü bir edebî bağlayıcıdır. Şairin mısrası unutulur; fakat “falancanın yakın arkadaşıydı” bilgisi nedense uzun süre yaşamaya devam eder. İşte benim asıl itirazım burada. Ben edebiyatın dostluklara, mahfillere, usta-çırak ilişkilerine karşı olduğunu söylemiyorum. Tam tersine, edebiyat biraz da birbirine değen zihinlerin sanatıdır. Büyük edebî hareketler çoğu zaman bir araya gelen insanların ortak enerjisinden doğmuştur.
Servet-i Fünûn bunun en açık örneklerinden biridir. Recâizâde Mahmud Ekrem’in Tevfik Fikret’i derginin yazı işlerinin başına getirmesiyle başlayan süreç, kısa zamanda güçlü bir edebiyat çevresinin oluşmasına zemin hazırlamış; Halit Ziya’dan Cenap Şahabettin’e, Mehmet Rauf’tan Hüseyin Cahit’e kadar birçok isim aynı edebî çatı altında buluşmuştur. Servet-i Fünûn yalnızca yazı yayımlayan bir dergi değil, bir edebiyat iklimi yaratmıştır.
Buraya kadar sorun yok. Sorun, edebiyat ikliminin zamanla edebiyatın havaalanına dönüşmesi. Pistten kalkmak için önce kuleyle iyi geçinmek gerekiyor. Bir derginiz ya da network’ü güçlü sosyal ağınız yoksa biraz yalnızsınız Bugün “kişisel marka” diyoruz. Dün bunun adı “edebî çevre”ydi. Daha önce “mahfil”di. Daha da önce “meclis”. Kelime değişiyor ama insanın birbirini görünür kılma alışkanlığı pek değişmiyor.
Bir yazarın yazısı dergide yayımlandığında yalnızca bir metin yayımlanmış olmuyor. Bir bakıma o isme edebî nüfus cüzdanı da veriliyor.
“Bakınız, bu arkadaş bizdendir.” Edebiyat dünyasının en masum görünen cümlelerinden biridir bu. “Bizden.” Peki ya bizden olmayan? İşte onun işi biraz zor. O, yazısını gönderir. Bekler. Bir daha gönderir. Bir daha bekler. Sonra derginin yeni sayısını alır. Kendi yazısını göremez. Ama aynı isimlerin yeniden yeniden yayımlandığını görür. Bir süre sonra insan kendi yeteneğinden şüphe etmeye başlar. Belki de kötü yazıyorum, der. Oysa bazen mesele kötü yazmak değildir.
Türk edebiyatının biraz da “görünmeyen tarihi”ne değineceğim burada… Edebiyat tarihleri çoğu zaman bize dergilerin kapısından içeri girebilenleri, bir çevrenin etrafında toplanabilenleri ve sonunda “edebî kanon”a yerleşenleri anlatıyor. Oysa dergi sayfalarının dışında kalan, yazısını kabul ettirmek için yıllarca uğraşan, bir edebî mahfile mensup olmadığı için sesini duyuramayan pek çok isim var.
Öte yandan bunu “falanca yazar sırf torpille meşhur oldu” diye kişilere yönelik kesin hükümlerle kurmak doğru olmaz. Edebî şöhretin oluşumunda dergi çevreleri, dostluklar, hoca-talebe ilişkileri, yayınevleri ve dönemin kültürel iktidarları gerçekten etkiliydi. Nitekim Servet-i Fünûn çevresinin oluşmasında Recâizâde Mahmud Ekrem’in öğrencileri ve çevresiyle kurduğu ilişkiler açıkça görülüyor; dergi kısa sürede belirli bir edebî topluluğun merkezi hâline gelmişti.
Edebiyat tarihinde dergiler yalnızca yazı yayımlayan yerler olmadı. Aynı zamanda edebî iktidarın dağıtıldığı masalar oldular.
Bir derginin kapısından içeri girebilenler, yalnızca yazılarını değil, isimlerini de yayımlatmış oldular. Bazıları bir çevrenin içinde yer alarak görünürlük kazandı; bazıları o çevrenin dışında kaldığı için ne kadar iyi yazarsa yazsın sesini duyurmakta zorlandı.
Üstelik bu mesele yalnızca geçmişe ait değil. Bugün de değişen şey çoğu zaman yalnızca derginin adı ve masanın biçimidir.
Eskiden edebiyat mahfili vardı; bugün edebiyat çevresi var.
Eskiden dergi odası vardı; bugün sosyal medya ağı var.
Eskiden bir ustanın himayesi önemliydi; bugün görünür insanların tavsiyesi önemli. Mekân değişiyor. Mahfilin ruhu pek değişmiyor. Fakat burada edebiyatın hakkını da teslim etmek gerekir. Bir çevrede bulunmak her zaman yeteneksiz olmak demek değildir. Servet-i Fünûn çevresinde olduğu gibi, güçlü bir edebî topluluk gerçekten güçlü eserlerin doğmasına da zemin hazırlayabilir. İnsan insana değdikçe edebiyat gelişir; fikir fikirle çarpıştıkça yeni biçimler doğar.
Sorun çevrenin varlığı değildir. Sorun, çevrenin ölçü hâline gelmesidir.
Bir yazarın eserinden önce telefon rehberine, sosyal ağlardaki arkadaşlıklarına bakılıyorsa, orada edebiyat biraz geriye çekilmiş demektir.
Bir şiirin değeri mısralarında değil de şairinin kimlerle oturup kalktığında aranıyorsa, şiir artık edebiyat olmaktan çıkıp sosyal ilişki yönetimine dönüşmeye başlamıştır. Oysa edebiyat, networking toplantısı değildir. Şairin kartviziti değil, cümlesi vardır.
Türk edebiyatında bunun karşısında duran isimlerin hikâyeleri bu yüzden kıymetlidir.
Sait Faik, edebiyatın gösterişli salonlarından çok sokağın insanına baktı. Sabahattin Ali, yazmanın bedelini yalnızca edebî eleştirilerle değil, siyasal baskılarla da ödedi. Suat Derviş, güçlü ve üretken bir yazar olmasına rağmen dönemlerin değişen kültürel ve politik iklimlerinde defalarca görünmezliğe itildi.
Orhan Veli’nin hikâyesinde çok güzel bir edebî ders vardır: Mevcut şiir düzeni size yer açmıyorsa, bazen yapılacak en iyi şey kendinize yeni bir........
