Bir Gönülden Gitmemek
Bazı davranışlar alışkanlık hâline dönüştüğünde en çok sahibini yaralar. Küsmek gibi… Baş edilemeyen yaraların sessizliğe gömüldüğünde iyileşeceğini sanan insan; konuşulamayan, anlatılamayan, kelimelere sığdırılamayan acıları bu sessizliğe hapseder. Dışarıdan bakıldığından yalnızca konuşmamak gibi görünse de aslında içinde kırılmış umutlar, incinmiş duygular ve söylenmemiş, hatta söylenmeyecek binlerce cümle saklıdır. Küsmek, her şeyin nihayete erdiği yerde, çıkış yolunu kaybettiğimizde sığındığımız bir limandır. Bizden sonra gemilerin uğramadığı ve kalkmadığı bir liman…
Oysa küsmek insanın en büyük acizliğidir. Ertesi gün konuşacağını bildiğin birine belirsiz bir süre sessiz kalmak duygularına da ihanettir. Bir gönülden ya gidersin ya da orayı evin bilirsin. Bu yüzden küsmenin anlamı da yoktur, amacı da. Yüzündeki en küçük bir tebessümle huzur bulduğun, acısını kendi acın gibi hissettiğin, yaralarına merhem olmayı dilediğin birine küsmek, onunla geçireceğin sayılı günleri eksiltmek, araya mesafeler koymak hangi yüreğe iyi gelir ki? Sevginin olduğu yerde küslüğün kök salması toprağı olduğu gibi sevginin sahibini de zehirler.
Ömür, kırgınlıkları taşımak için fazla kısayken küsmeye ömür boyu tutunmak kalbin ışığını yavaş yavaş söndürmekten başka bir şey değildir. Belki de olgunluk, hiç kırılmamak değil; kırıldıktan sonra yeniden sevebilmekte gizlidir. İnsan en çok da sevdiğine kırılır zaten. Çünkü bir yabancıdan beklemediğini ondan beklersin; bir sözünün incitmesine şaşırır, bir susuşunun içinde türlü anlamlar ararsın. En derin yara, kalbine en yakın olanın açtığı yaradır. Fakat sevgi, tam da burada sınanır. Kırgınlığın gölgesinde kalmak mı, yoksa o gölgenin ardından yeniden birbirinin yüzüne bakabilmek mi? Bazen bir “haklısın” sözü, bazen içten bir özür, bazen de hiçbir şey söylemeden........
