menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Anna Karenina Romanı Üzerine

3 6
23.02.2026

Göz sağlığım henüz yerindeyken klasik romanlardan bazılarını yeniden okuyorum. Geçen ay önce Suç ve Ceza romanını (644 sayfa, Çev.Ergin Altay) ardından da Anna Karenina’yı (836 sayfa, Çev. Ergin Altay) okudum. Bu iki romanı ilk defa 20’li yaşlarımın sonuna doğru hapishanede okumuştum. Sanırım nereden baksak bir 25 yıl olmuştur. İki okuma arasında bayağı bir fark (25 yıl) olduğu için belirtmem gerekiyor. Muhtemelen daha önceki okumam bir normal okur okumasıydı. Bu yüzden olmuş olsa gerek ki fazla not almamış ve altını çizmemiştim kitapların. Ama yeni okumamda hem notlar aldım hem de bolca altını çizdim. Hem yazar gözüyle okudum hem de kitapların üzerine yazı yazacağım için daha çok özen gösterdim. İki roman hakkında ilk gözlemim şöyle: Suç ve Ceza’yı 20’li yaşlarda okuyabilirsiniz. Ama Anna Karenina’yı 40’lı yaşlardan sonra okumakta fayda var. Bunu deneyimlemiş biri olarak söylüyorum. Anna Karenina romanı başka özelliklerinin yanında bir yetişkin kitabıdır. Tolstoy’un romanına konu ettiği sorunlar öyle 20’li yaşlarda anlaşılan türden değildir.

Bazı yazarlar klasik romanları yarıştırıyorlar, ben bu yarıştırmayı terk edeli çok oluyor. Bu gibi romanları birbirinin karşısına değil de yan yana okunması gereken kitaplar olarak görüyorum. Mesela Tolstoy’un yaşayan torunları “Dedemizin en büyük eseri Anna Karenina’dır” demişlerdir. Ben olsam böyle bir cümle kurmak yerine “Savaş ve Barış, Anne Karenina ve Diriliş Tolstoy’un en özgün üç romanıdır.” derdim. Bir de şöyle bir şey var, Tolstoy başka yazarlarla karşılaştırılacak bir yazar değildir. Çok yönlü bir yazardır. Sadece yazar değil Peygamber seviyesinde tutulmuş ve ölümünden sonra düşüncelerini devam ettiren insanlar olmuştur. Rusya ve Uzakdoğu’da Tolstoy’a halen Peygamberliğini ilan etmemiş bir Peygamber gözüyle bakılır.

Anna Karenina’yı yeniden okumam çok iyi oldu. Türkçe’ye çevrilmiş Tolstoy külliyatını okuduğum için romanın içine gizlenmiş Tolstoy’un yaşamına dair bazı şeyler buldum.

Dostoyevski romanını okuyup bitirdiğinizde bir süre daha bitirmiş olmazsınız, bir süre kulağınıza sesler gelir. O ses Dostoyevski’nin içe dönük derinliğinin uğultulu sesidir.

Tolstoy romanını okuyup bitirdiğinizde ise bir süre daha görmeye devam edersiniz. O görünen şey Tolstoy romanlarının dışarıya dair gösterdiği ayrıntıların görselidir.

Dostoyevski çok sesli, Tolstoy çok gözlü bir yazardır.

Yazar Merejovski’ye göre ise, “Tolstoy’da gördüğümüz için işitiriz, Dostoyevski’de ise işittiğimiz için görürüz.”

Dostoyevski romanlarında konunun içine derin bir kuyuya girer gibi girersiniz, Tolstoy romanlarının konusu dışarıya doğru genişledikçe genişler. Eğer roman sanatı ayrıntılardan oluşuyorsa hiç kuşkusuz bu ayrıntı sanatının en iyi mimarlarından biri Lev Tolstoy’dur.

Anna Karenina romanı Tolstoy’un bunaldığı dönemde yazıldı.

Dünya edebiyatında bazı romanların giriş cümlesi bazılarının da bitiş cümlesi çok etkileyicidir. Ama Tolstoy’un Anna Karenina romanının hem giriş cümlesi hem de bitiş cümlesi çok iyidir. Roman şu cümleyle başlar: “Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Bu giriş sanki romanın bir özeti gibidir.

Tolstoy 1870’li yılların başında Savaş ve Barış romanının ardından derin bir bunalım yaşadı. Hatta yazmayı bırakmayı bile düşündüğü söylenir. Yakın dostlarının teşvikiyle tekrardan yazmaya dönüş yaptıysa da bir süre ısınamadı. Biraz toparlanır gibi olduğunda da Rus tarihine ilişkin bir kitap yazmak üzerinde düşündü. Deli Petro hakkında yazmak ister ama yeterince yoğunlaşamaz. Aile ilişkileri üzerine bir roman yazmaya karar verdiğinde ilginç bir olay ona esin kaynağı olur. Bu olay 4 Ocak 1872’de olmuştur. Anna Stepannovna adında bir kadın dostu tarafından aldatıldığı için, Yasenki istasyonunda kendini bir yük treninin altına atmak suretiyle yaşamına son vermiştir. Ölmeden önce birlikte yaşadığı Bibikov adındaki dostuna şu pusulayı göndermişti: “Siz benim katilimsiniz. Mutlu olunuz, şayet katiller mutlu olabiliyorsa… isterseniz, Yasenki’de rayların üzerinde cesedimi görebilirsiniz.” Bu intiharın ertesi günü Tolstoy merak içinde, bir polis müfettişi eşliğinde cesedin otopsisinin yapıldığı istasyon barakasına gitmiştir. (Henri Troyat, Lev Tolstoy, İletişim Yay., s.474) 

Aldatıldığı için intihar eden Anna Stepannovna Tolstoy’un yazacağı yeni romanın esin kaynağı olur. Eşi Sonya Tolstoy’dan tarihî bir roman yazmasını beklerken bir süre sonra aile ilişkilerini konu edinen yeni romanın ilk nüshalarıyla karşılaşır.

Savaş ve Barış’ta olduğu gibi, Lev Tolstoy (Anna Karenina romanı için de) modellerini çevresinden topluyordu, Kiti’ye Sonya’nın kimi özelliklerini veriyor, Levin’e kendinden epey bir şeyler katıyor, Oblenski’yi, Veranka’yı betimlemek için o veya bu arkadaşından bir şeyler araklıyor, Levin’in erkek kardeşini, veremden ölen kendi kardeşi Dimitri’nin bir kopyası yapıyordu.

Tolstoy yeni romanına öncelikle İki Çift ya da İki Evlilik isimlerini koymayı düşünmüştü çünkü ilk versiyonda Anna Karenina boşanacak ve Voronski’yle evlenecekti. Fakat roman kişileri kendi istediklerini yazara dayatmaya başladıkça konu bir başka yöne evrildi. Savaş ve Barış’ta, yazar şu veya bu tarih, strateji ya da siyaset meselesine ilişkin bakış açısını ifade etmek üzere doğrudan müdahil olurken, Anna Karenina’da roman kişilerinin arkasına saklanır ve çok önemsediği fikirlerini onlara vermekle yetinir. Tarafsızlık kaygısıyla, bunların karşısına itiraz edenleri çıkarır.

Vladimir Nabokov: Anna Karenina romanının öyküsünü şöyle tarif eder: “Levin – Kiti öyküsüyle Vronski – Anna öyküsü arasında koşutluk kurarak daha iyi anlayabiliriz. Levin’in evliliği yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda metafizik bir aşk anlayışı üzerine, her an özveriye hazır olmak üzerine, karşılıklı sevgi üzerine kuruludur. Anna – Vronski birlikteliği ise yalnızca cinsel aşk üzerine kuruludur ve yıkılmasına neden olan da budur.”

Romanda bu iki çift için iki şehir seçilmiştir. Anna – Vronski için ST. Petersburg, Levin – Kiti için Moskova. Anna romanın başlarında Petersburg’dan Moskova’ya gelirken Vronski’nin annesiyle yolculuk yapmıştır. Yol boyunca Anna, Vronski’nin annesinden Vronski hakkında o kadar çok şey dinlemiştir ki… Bu yolculuk sonrasında Vronski ile tanışmış ve önce gizliden gizliye sonraları da açıktan aşk hayatları başlar ve bir süre sonra çevrelerinde herkesin duyabileceği kadar aşikâr bir hale gelir.

Anna Karenina romanında ayrıntılar sadece birer ayrıntı değildir. İlk başlarda ayrıntı gibi görünen şey sonraki zamanlarda sorunun kendisi olabilmiştir. Misal romanın başlarında 70. sayfasında, Anna Petersburg’dan yola çıkıp Moskova Tren garında indiğinde İstasyon bekçilerinden biri trenin altında kalarak ölmüştür. Bu feci olayı duyan Anna çok üzülür. Yanından geçen biri, “Adam bir anda öldü kurtuldu ne kolay ölüm” der. Anna o gün Tren garında kulaklarıyla duyduğu bu sözü, intihar etmeye karar verdiğinde romanın 759. sayfasında tekrar hatırlar. Ve benzer bir akıbetle yaşamına son verir. Anna romana tren garında giriş yapar ve yine son defa aynı tren garında görülür. Belli ki romanda çok iyi fikri takip vardır. Anna Karenina romanı sayfa bakımından çok hacimli olmasına rağmen her şey ve tüm ayrıntılar yerli yerindedir.

Tolstoy’un tercih ettiği çift: Levin – Kiti çifti.

Romanın adı Anna Karenina konulmuş olsa da romanın ana kurgusu Levin üzerine kurulmuştur. Başlarda Anna – Vronski ilişkisi romana damgasını vurmuş gibi görünebilir ama roman ilerledikçe Levin – Kiti ilişkisi baskın çıkar. Romanın bütününde bu iki çiften birinin eleneceğinin işaretlerini görüyoruz. Tolstoy itiraf etmemiş olsa da savunduğu olmak istediği çift Levin – Kiti çiftidir. Levin karakterine kendi yaşamından bir şeyler katmış olması da bunun sonucudur. Tolstoy bu romanda sadakatsiz ilişkiyi ve eş aldatmayı eleştirir. Bu ilişki de (Anna – Vronski ilişkisinde) bir gelecek görmediği için de çözümsüz bırakır. Bu çözümsüzlük romanda Anna’nın intiharıyla son bulmuştur. Anna’nın intiharı gerçek yaşamdan esinlenen Anna Stepannovna’nınkiyle neredeyse birebir aynıdır. Stepannovna da sevgilisinden intikam almak için intihar etmiştir. Ama nedenleri arasında bir fark vardır. Anna Karenina eşini aldatandır, Anna Stepannovna ise sevgilisi tarafından aldatılan.

Tolstoy’un tercihi Levin – Kiti çifti olmasının birçok nedeni var. Tolstoy’da şehir hayatına karşı kırsal yaşamı tercih eder. Hayatı boyunca hep doğayla olmak istemiştir. Bir şehirli gibi değil, köylü gibi toprak da ekip biçmek istemiştir. Levin de öyle biridir. Ara ara şehre gider ama bir an evvel köyüne dönmek ister. Kalabalıklardan uzaklaşıp tarlada hasada tırpan sallamak ona iyi gelir. Hayvanlarla hemhal olmak ona iyi gelir. Köylülerle görünmek onlarla birlikte bir şeyler yapmak ister. Levin de Tolstoy gibi sürekli yazan biridir, günlükler yazar. Dikkat edilirse Levin’de anlatılan tüm bu şeylerin bir benzerini Tolstoy’un gerçek yaşamında fazlasıyla görebiliriz. Sadece bu yanlarıyla değil, ruhen de bir benzerlik vardır, Levin’le aralarında. Levin’in bunalımları, hayata bakışı ve siyasî meselelere yaklaşımı da Levin’inkilerle örtüşür.

Anna Karenina romanının yazımı Tolstoy’un derin bir bunalım yaşadığı döneme denk gelmiştir. Bu bunalım romanda Levin karakterinin bunalımlarıyla örtüşüyor. Levin karakterinin güçlü olmasında bu örtüşme halinin çok önemli etkisi olmuştur. Levin’in hayata ilişkin ve ruhsal dünyasına ilişkin kaygılarının gerçek yaşamdaki Tolstoy’un kaygılarının olmadığını kim söyleyebilir. Romanın bir yerinde Levin’in bu hali şöyle anlatılır:

“İlkbahar boyunca kendinde değildi Levin. Korkunç anlar yaşadı. Kendi kendine “neyin nesi olduğumu, bu dünyaya niçin geldiğimi bilmeden yaşamam olanaksız, diyordu. Öğrenemeyeceğim bunu. Öyleyse yaşayamam.” (Anna Karenina, İletişim Yayınları, s.780)

Tolstoy 50’li yaşlarından sonra manevi bir kriz yaşadı ve depresyona girdi. İtiraflarım adlı kitabında şöyle diyordu, “Hayat anlamsız bir kötülüktür, bundan kuşku yok diyordum kendime. Ama ben yaşadım, hâlâ yaşıyorum, bütün insanlık da yaşadı ve yaşıyor. Bu nasıl bir şey? Yaşamamak mümkünken neden yaşıyor? Ne yani bir tek ben ve Schopehauer mi hayatın anlamsızlığını ve kötülüğünü anlayacak kadar akıllıyız” (İtiraf, İş Kültür Yayınları, çev. Ayşe Uzunhasanoğlu s. 47.)

Tolstoy’un hayatın anlamını ve insan ilişkilerini sorgularken içinde bulunduğu çağın kendine göre olmadığını düşünmeye başlamıştı. Sonraki yıllarında hiç huzur bulmadı. İtiraflarının bir yerinde tanığı olduğu hayatı şöyle tanımlıyordu.

“İyi insan olmayı bütün kalbimle istiyordum; ama gençtim, tutkularım vardı, iyiyi aradığım o günlerde yalnızdım, yapayalnızdım. En içten isteklerimi oluşturan bir şeyi, yani ahlâk açısından iyi bir insan olmak istediğimi ne zaman göstermeye çalışsam küçümsemelerle, alaylarla karşılaşıyordum; oysa ne zaman iğrenç tutkulara kapılsam beni övüyor, teşvik ediyorlardı. Mevki ve makam düşkünlüğü, iktidar hırsı, çıkarcılık, şehvet düşkünlüğü, kibir, öfke, intikam… Bunların hepsi saygı görüyordu.”

Bu ilişkileri iğrenç bulan Tolstoy başka bir dünya yaratmak için çözüm arıyordu. Bu hesaplaşmayı yapmak için ilk önce Rus Ortodoks Kilisesi’ne gitti, ancak orada aradığı cevapları bulamadı. Hristiyan kiliselerinin yozlaşmış olduğunu ve din yerine kendi inançlarını geliştirdiğine inanmaya başladı. Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edildi ve uzun zaman polis tarafından gizlice izlendi.

Levin tıpkı Tolstoy gibi içten içe derin bir inanç bunalımı da yaşıyordu. Tolstoy romanda Levin’in bu inanç krizini şöyle anlatır: “İnsana acı veren bir yalandı bu. Ama insan düşüncesinin bu yönde yüzyıllar boyu çalışmasının vardığı son ve tek sonuçtu. İnsan düşüncesinin hemen her alanda yaptığı araştırmaların dayandığı son inançtı. Bu inanç bastırmıştı ötekileri. Daha belirgin olan öteki açıklamaların yanında ne zaman nasıl olduğunu fark etmeden Levin de benimsemişti bu inancı. Ama yalnızca bir yalan değildi bu. Aynı zamanda, insanın boyun eğemeyeceği iğrenç, kötü bir gücün insafsız alayıydı. Kurtulmak gerekti bu güçten. Herkesin kurtuluşu kendi elindeydi. Kötülüğün boyunduruğundan kurtulmak gerekti. Bunun da tek yolu vardı: Ölüm.

Böylece, mutlu bir aile babası, sağlığı yerinde bir insan olan Levin kendini intihara birkaç kez öylesine yakın hissetmişti ki, kendini asmamak için ipi saklamaya, kendini vurmamak için tüfekle dolaşmaktan korkmaya başlamıştı. Ama vurmadı kendini Levin, asmadı da. Yaşamayı sürdürdü.” Tıpkı Tolstoy gibi hayatın anlamsızlığına ve saçmalığına rağmen yaşamını devam ettirdi. Levin bu direncini romanın son cümlesinde dile getirir ve şöyle der: “Gene kızacağım arabacı İvan’a. Gene tartışmalara gireceğim. Yerli yersiz atacağım ortaya düşüncelerimi. Ruhumun en gizli köşesiyle başka insanların -hatta karımın- arasında bir duvar olacak gene. Korktuğu için gene azarlayacağım karımı. Sonra pişman olacağım bu yaptığıma. Gene, niçin dua ettiğimi aklımla anlayamadan dua edeceğim… ama artık yaşamım, bütün yaşamım -bana ne olursa- yaşamımın her dakikası eskisi gibi anlamsız olmak bir yana, ruhuma bilinçli olarak yerleştirebileceğim, kuşku edilemeyecek iyilik kavramıyla dolu olacak!”

Yazar romanın son cümlesini roman kahramanı Levin’e söyletmiş olsa da aslında bu sözleri söyleyen Tolstoy’un ta kendisidir.

Levin ateist olduğu için zaman zaman kuşkuya düşer. Sanki bir suç işlemiş gibi bir defasında eşi Kiti’den kendisini af etmesini ister. Tolstoy bu durumu romanın bir yerinde şöyle tarif eder: “İki şey acı veriyordu Levin’e, geçmişinin temiz olmaması ve Tanrıya inanmaması.”

Tolstoy romanda Levin’in Tanrıya inanmamasını onun çok zor bir anında tartışma konusu yapar. Levin’in bu zor an’ı Kiti’nin doğum sancılarının başladığında çaresizlik içinde “Tanrım sen acı bize! Bağışla, yardım et!” der. Levin’in bu yakarışı üzerinden bir yorum çeker Tolstoy ve şunları söyler: “Tanrı’ya inanmayan Levin yalnız ağzıyla söylemiyordu bunu. Şimdi, o anda, içindeki kuşkuların değil, içinde olduğunu bildiği, aklıyla inanmasının olanaksızlığını bile Tanrıya yalvarmasına engel olamayacağını biliyordu. Bunların hepsi yok olmuş, uçup gitmişti ruhunun şimdi. Kendini, ruhunu, sevgisini elinde hissettiği o’na yalvarmayıp da kime yalvaracaktı o anda?” (Anna Karenina, s. 701.)

Tolstoy bu durumu Levin’in iç buhranı olarak değerlendirir. Romanın ilerleyen bölümlerinde Levin’deki bu iç tutarsızlığın analizini yeniden yapar.

“Karısı doğum yaparken hiç beklenmedik bir şey olmuştu Levin’e. Tanrıya inanmıyordu ama o anda, inanan bir insan gibi dua etmeye başlamıştı. Ama o an gelip geçmişti. O andaki ruhsal durumuna ruhunda bir yer veremiyordu şimdi. O zaman gerçeği gördüğünü, şimdi yanıldığını kabul edemiyordu. Çünkü bunu serinkanlılıkla, sakin sakin düşünmeye başlayınca düşünceleri darmadağın oluyordu. Yanıldığını da kabul edemiyordu. Çünkü o andaki ruhsal durumuna değer veriyordu. Bunu zayıflığın bir sonucu olarak kabul etmekle o dakikaların anısını kirletmiş oluyordu. Acı dolu bir çelişki içindeydi. Kendi kendiyle bu çelişkiden kurtulmak için ruhunun bütün gücünü seferber etmişti.” (Anna Karenina, s.779)

Levin benzer bir durumu kardeşi Nikolay’ın ölümü sırasında yaşamıştır. Levin, Abisi Nikolay’ın cenaze töreninde inanmayan binlerce insanın yaptığını yaptı. Şöyle sesleniyordu Tanrı’ya: “Gerçekten varsan, iyileştir onu (birçok kez yinelemişti bunu) o zaman hem onu hem beni kurtarırsın.” (Anna Karenina, s.495)

Levin’in Tanrı ile arasındaki ilişki veya ilişkisizlik, tıpkı Tolstoy’unki gibi tartışmalı bir ilişkiydi. Tolstoy belki Levin kadar cesaretli değildi. O hiçbir zaman ateist olduğunu söylemedi ve yazmadı. Ama Levin sayesinde bu konuyu tartışmaya açmaktan çekinmedi. Benzer şeyi bir sonraki romanı Diriliş’te denedi. Tolstoy’un Tanrı inancı da Levin’inki gibi tartışmalı ve sorunluydu. Tolstoy ömrünün son yıllarında çözümü, Tanrı’yla olan ilişkisini tüm aracıları aradan çıkararak sürdürdü. Diriliş romanında bu aracılardan nasıl kurtulduğunu anlatmaya çalışmıştır.

Levin’in Devrimci Düşüncesi

Levin devrimci biri ama radikal biri değildir. Birçok konudaki benzerlik bu konuda da Tolstoy’la örtüşür. Levin’in devrimci düşünceleri Tolstoy’u çağrıştır. “Halkın durumu değişmelidir. Yoksulluğun yerini topluca zenginlik, mutluluk alacak. Düşmanlığın yerini anlaşma, ortak çıkar… Kısacası, kansız bir devrim olacak bu. Ama çok büyük bir devrim…  Kendini önce ilçemizin küçücük bir toprak parçasında, sonra ilimizde, sonra Rusya’da, en sonunda bütün dünyada gösteren bir devrim. Çünkü hakka dayanan bir düşünce kötü, verimsiz olamaz. Evet, uğrunda çalışıp didinmeye değer bir ülküdür bu.” (Anna Karenina, s.343)

Bu değişimden yana devrimci ülkü şiddetten uzak duran bir ülküdür. Devrim olmalıdır ama kanlı olmamalıdır. Kimsenin canı yanmamalıdır. Rusya’da bu değişimin olması için çok çalışılması ve okunması gerektiğini söylemekle kalmaz. Gerçekleşmesi için iz sürer okur araştırır.

“Bu düşünceler kimi zaman güçlenerek, kimi zaman zayıflayarak eziyorlardı Levin’i. Acı veriyorlardı ona. Ama hiç bırakmıyorlardı peşini. Okuyor, düşünüyordu Levin. Okuyup düşündükçe de ulaşmak istediği amaçtan uzaklaştığını hissediyordu. Moskova’da köyde geçirdiği son aylar içinde, aradığı yanıtı materyalistlerde bulamayacağı kanısına varınca Eflatun’u, Spinoza’yı, Kant’ı, Schelling’i, Hegel’, Schopenhauer’i yaşamı maddeci olmayan bir görüşle inceleyen filozofların hepsini tekrar okudu.” (Anna Karenina, s.779)

Levin’in bu okuma serüveni bildiğimiz Tolstoy okumalarıdır. Tolstoy da gerçek yaşamında tam da böyle yapmıştır. Materyalistleri kaba radikal bulduğu için Spinoza, Kant ve Schopenhauer çizgisinde devam etmiştir.

Levin’in işçi sınıfı analizi bize Karl Marx’ı hatırlatıyor. “Kapitalin işçiyi sömürdüğünü, ezdiğini biliyoruz. Bizde işçiler müjikler emeğin bütün yükünü omuzlarında taşımalarına karşın, öyle bir durumda tutulmaktadırlar ki, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, hayvanca yaşamaktan kurtulamazlar. Kazançlarını, durumlarını düzeltmek, boş zaman bulmak, böylece bir şeyler öğrenmek için kullanabilecekleri artanını kapitalist, işçilerin elinden almaktadır. Düzen böyle kurulmuştur. İşçiler ne denli çok çalışırlarsa, zenginler o ölçüde palazlanırlar. İşçilerin hayvanca yaşayışı da değişmez. Bu böyle sürüp gitmemeli…”

Yukarıdaki alıntı ne Karl Marx’ın 1844 El Yazmaları’ndan ne de F. Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabındadır. Tolstoy’un Anna Karenina romanından bir alıntıdır. Lenin boşuna demiyormuş “Rus işçi sınıfı, kapitalizm eleştirisini Tolstoy romanlarından öğrenecektir.” diye. Bir başka yazısında ise, “Tolstoy Rus devriminin aynasıdır” der.

Levin’in Savaş Karşıtlığı

Romanın bu kısmını okuduğumda Tolstoy hakkında yeni bir şey öğrenmiş oldum. Tolstoy savaş karşıtı olduğunu ilk kez Anna Karenina romanında açıklamıştır. Levin’in savaşa katılmak isteyen gönüllü askerlere ilişkin söyledikleri o dönem bazılarını rahatsız eder. Rahatsız olanlardan biri de Dostoyevski’dir. Anna Karenina romanının ilk ciltleri yayınlandığında Dostoyevski beğenerek bahseder romandan. Ama romanın 8. Bölümü yayınlandığında Bir Yazar’ın Günlüğü kitabında romana yönelik sert eleştiriler yapar. Henri Troyat bu konuda şöyle der: “Dostoyevski Anna Karenina’yı överek cömert davrandı. Özellikle Levin karakterini araştırmak için 1876’da çıkarmaya başladığı bağımsız aylık dergi Bir Yazarın Günlüğü’nün Şubat sayısında romana birkaç sayfa ayırdı. Ancak yıl içinde sonsözü okuyunca, kendini kaybetti. Temmuz – Ağustos sayısında, Levin’i benmerkezci ve Rus halkından kopuk olmakla, vatansever olmamakla kıyasıya eleştirdi.” (Henri Troyat, Dostoyevski, s.251)

Dostoyevski’nin eleştirdiği şeylerden biri de Tolstoy’un Kafkasya’ya savaşa katılmak isteyen gönüllülere ilişkin sözleridir. Tolstoy savaş gönüllüsü gençlere, “Gitmeyin ölürsünüz.” der.

Levin geçmişte katılmış olduğu savaşa dair pişmanlık duymakta ve savaştan nefret etmektedir. “Bence savaş öylesine vahşi öylesine kanlı, öylesine korkunç bir şeydir ki, hiçbir insan -Hıristiyan demiyorum- savaşı başlatmak sorumluluğunu üzerine alamaz. Bu sorumluluğu ancak buna zorlanan, savaş onun için kaçınılmaz olan bir devlet alabilir üzerine. Öte yandan, bilim de sağduyu da devlet işlerinde, özellikle savaşta yurttaşın kişisel iradesini reddederler.” (Anna Karenina, s.795)

Romanın En Zor Yeri: Aldatmak

Anna Karenina romanının en zor bölümleri bence Anna eşi Aleksey ve sevgilisi Vronski üçlüsü arasında geçen çözümü bulunamamış, bulunamadığı için de Anna’nın intiharıyla son bulan kısımdır.  Romanın ilgili yerinde Anna yakını Stepan Arkadyeviç’e eşi Aleksey’den bahsederken şöyle der: “Ben erdemi yüzünden nefret ediyorum ondan. Onunla bir arada yaşayamıyorum. Anla beni, onun dış görünüşü eziyor beni, kaybediyorum kendimi.” (Anna Karenina, s.425)

Bir başka yerde, eşini kastederek, “Onun iyiliği beni öldürüyor.” diyor.  Böyle iyi bir kocanın aldatılmış olması Anna’yı da vicdanen yıpratmaktadır. Romanın en zor dediğim yeri belki de eleştirilecek yeridir. Anna’nın kendisinden yaşça büyük olan kocası Aleksey’den hiçbir şikâyeti yoktur. Romanda Anna’nın eşinde bulamadığı ama Vronski’de bulduğu şeyin tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Anna ile eşi Aleksey arasında 20 yıl kadar bir yaş farkı var. Tolstoy romanda kadın erkek, aşk gönül ilişkilerini irdelerken bu yaş farkı konusunu belli ki sorun etmiyor. Bunun başlıca nedeni o çağda Tolstoy’un da sorun olarak görmemesinden kaynaklı olduğunu düşünebiliriz. Tolstoy eşi Sonya’dan 16 yaş büyüktür. Kendi yaş farkını sorun etmeyen yazar roman kahramanlarının yaşlarını da sorun etmemiş olabilir.

Tolstoy bu romanda aldatma konusunu çok çarpıcı biçimde eleştirir: “Karısıyla bir arada sekiz yıldır sürdürdüğü mutlu yaşamı boyunca Aleksey Aleksandroviç kocalarını aldatan kadınlara, aldatılan kocalara bakarak kaç kez şöyle geçirmişti içinden: “Bu kadarına göz yumulamaz artık? Bu çirkin duruma nasıl oluyor da son vermiyorlar?” Ama aynı felaket onun başına gelmişken, bu duruma nasıl son vereceğini düşünemediği gibi, durumu bilmezlikten geliyordu. Bu ona çok korkunç, doğaya aşırı aykırı geldiği için böyle davranıyordu.”

Tam da Tolstoy’un dediği gibi olur. Aleksey geçmişte çok eleştirmiştir aldatan kadınları ama eleştirdiği şey kendi başına geldiğinde normal karşılamış ve kendisini aldatan eşi Anna’dan ayrılmak istememiştir. Romanda dönemin Rusya’sında (19. yüzyılın ikinci yarısında) eş aldatmak konusunda meselenin yasalar karşısında hukukî ve dinî boyutunun da kadının lehine olmadığını tüm çıplaklığıyla öğreniyoruz. Tolstoy sadece Anna Karenina da değil başka romanlarında da evlilik konusunda kafa yormuş biridir. Savaş ve Barış, Kroyçer Sonat ve Aile Mutluluğu gibi kitaplarında evlilik ilişkilerine epey yer vermiştir. Kroçer Sonat romanının bir yerinde şöyle der: “İnsanlık tarihinde çok korkunç savaşlar olmuş olabilir, ama bu savaşların hiçbiri yatak odasında cereyan eden kadın ile erkeğin savaşından daha dehşet verici olmamıştır.” der. Tolstoy İngiliz romanlarını evlilik sonrası ilişkileri yeterince irdelemediği için eleştirir. O İngiliz romanları için şöyle diyor: “Bu romanlar her zaman erkeğin kolunu kızın beline dolamasıyla son bulur, sonra evlenirler, erkeğe bir mülk ve baronet payesi miras kalır. Bu yazarlar, romanlarını kızı ve erkeği evlendirerek bitirirler. Halbuki bir roman evlenmeden önce olanlarla değil, evlendikten sonra olanlarla ilgilenmelidir.” (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s.218)

Sonuç olarak bir iki şey daha deyip yazımı sonlandırmak istiyorum ama içim de rahat değil. Eğer Anna Karenina üzerine bir şeyler yazacaksanız iyi düşünüp taşınmanız lazım. Bu roman sadece bir roman değil, 19. yüzyıl Rus toplumunun aynası özelliğini taşıyor. Her ne kadar Rus toplumu dediysem de biz bu aynayı geniş anlamda konusu ve mesajları bakımından evrensel düzeyde tüm topluma tutabiliriz. Tolstoy bu romanda Anna – Vronski ikilisi üzerinden nasıl yaşamamamız gerektiğini, Levin – Kiti çifti üzerinden ise nasıl yaşamamız gerektiği mesajını veriyor. Elbette ki daha başka şeyler de anlattığını yazımda parçalar halinde anlatmaya çalıştım.

Orhan Pamuk Anna Karenina romanı üzerine yazdığı bir yazıda, “Roman sanatı konusunda eğitim için okunacak, defalarca okunacak ilk roman Anna Karenina’dır.” diyor. Sadece roman sanatı için değil, bunu daha da geliştirebiliriz Anna Karenina romanını hayatı öğrenmek isteyenlere de önerebiliriz. Anna Karenina romanı insanın ufkunu genişleten tecrübe kazandıran bir okul gibidir. Bu okulun okuyucularından biri olmanın çok keyifli bir şey olduğunu söyleyerek yazımı bitirmek istiyorum.


© Hür Fikirler