menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Makamın Büyüsü ve İnsanın İmtihanı: Koltuk Sırrı mı, Karakter Sınavı mı?

1 0
yesterday

İnsanlık tarihi boyunca “güç” ve “temsiliyet” kavramları her zaman tartışma konusu olmuştur. Bir masanın arkasına geçmek, bir unvana sahip olmak ya da bir karar mekanizmasının başına oturmak, sadece bir iş tanımı değişikliği değil; aynı zamanda insanın ruhsal dünyasında, egonun derinliklerinde yaşanan büyük bir sarsıntıdır. Toplumda sıkça karşılaştığımız “Makama oturdu, çok değişti” serzenişi, aslında sosyolojik ve psikolojik bir vakıanın dışa vurumudur. Peki, nedir bu koltuğun sırrı? İnsanlar neden o deriden ya da ahşaptan mamul nesneye oturduklarında başkalaşırlar?

Makamın Hipnotik Gücü ve Değişimin Psikolojisi

Makamın insanı değiştirmesinin temelinde yatan en büyük etken, “güç zehirlenmesi” olarak adlandırılan fenomendir. Kişi, oturduğu koltuğun kendisine sağladığı imkanları kendi kişisel başarısı ve üstünlüğü sanmaya başladığı an, değişim kaçınılmaz olur. Artık o koltukta oturan kişi “ben” değil, “makamın kendisi” haline gelir. Etrafındaki insanların saygı gösterisini şahsına değil, temsil ettiği güce yaptığını unutan birey; kibrin pençesine düşer. “Burnundan kıl aldırmayan” tabiri, tam da bu noktada devreye girer. Bu kişiler, ulaşılamaz bir kale inşa ederek kendi eksikliklerini ve korkularını gizlemeye çalışırlar. Nezaketin yerini sertlik, istişarenin yerini dikte alır.

Oturduğu makamın hakkını vermek yerine, o gücü bir zırh gibi kuşananlar, aslında o koltuğun ağırlığı altında ezilenlerdir. Gerçekten liyakatle, bilgiyle ve adalet duygusuyla o makama gelen birinin “burnundan kıl aldırmama” gibi bir lüksü yoktur; çünkü o, makamı bir hükmetme alanı değil, bir hizmet alanı olarak görür.

“Çok Yoğunum” Zırhı ve Cevapsız Çağrılar

Bu değişimin en somut göstergelerinden biri de iletişim duvarlarıdır. Makam sahibi olmadan önce her telefona koşan, her selamı alan kişiler; o koltuğa oturduktan sonra bir anda ulaşılmaz bir “yoğunluk” perdesinin arkasına saklanırlar. Telefonlara bakmamak, geri dönüş yapmamak veya sürekli toplantıda olduğunu beyan etmek; genellikle gerçek bir iş yükünden ziyade, statü farkı yaratma çabasıdır. “Ben çok önemli biriyim ve vaktim çok kıymetli” imajı çizerek, kendilerini toplumun ve eski dostlarının üzerinde konumlandırırlar.

Oysa gerçek yönetici, hiyerarşiyi iş akışı için kullanır, insanları kendinden uzaklaştırmak için değil. Kendisine ulaşmak isteyen vatandaşa veya dosta örülen bu duvarlar, aslında o makamın halktan koptuğunun en net delilidir. Telefonun ucundaki sese sağır olanlar, aslında yönettikleri toplumun feryadına da sağırlaşmış demektir.

Liyakat mi, İtekleme mi? Ahbap-Çavuş İlişkilerinin Gölgesi

Toplum vicdanını en çok yaralayan meselelerden biri de makam sahiplerinin oraya nasıl geldiği sorusudur. Birilerinin “iteklemesiyle”, “torpiliyle” ya da “ahbap-çavuş ilişkisiyle” o koltukları işgal edenler, meşruiyetlerini kendi yeteneklerinden değil, onları oraya getiren odaklardan alırlar. Bu durum, beraberinde “adamına göre muamele” hastalığını getirir. Kurallar, kaideler ve yasalar; ancak o güce sahip olmayanlar için geçerli kılınır. Kendi çevresine, kendisini destekleyenlere “ayrıcalık” tanıyan bir makam sahibi, aslında oturduğu koltuğun altını oymaktadır.

Bir makamda işler kurallara göre değil de kişisel ilişkilere göre yürüyorsa, orada kurumsal bir hafızadan veya adaletten söz etmek imkansızdır. Liyakatsiz birinin makamı işgal etmesi, sadece o işin kötü yapılmasına neden olmaz; aynı zamanda o kuruma olan güveni zedeler, umudu kırar ve toplumsal huzuru bozar. Layık olmadığı bir cübbeyi giyen kişi, o cübbenin içinde her zaman eğreti duracaktır.

Makama Üç Gömlek Bol Gelenler ve İşgal Edilen Odalar

Makamların en büyük trajedisi, o koltuğa “üç gömlek bol gelen” yöneticilerin varlığıdır. Eğer bu kişilerin kendi fabrikası olsa, kapısından içeri sokmayacağı, hiçbir yönetim kademesinde asla yer vermeyeceği zatlar; bugün yüksek katlı binaların en konforlu özel odalarını işgal etmektedir. Kendi malını emanet etmeyeceği bir vizyonsuzluğu, kamunun veya kurumun en kritik noktalarına taşıyan bu anlayış, verimliliğin en büyük düşmanıdır.

Bu zatlar, o görkemli odalarda otururken aslında sadece o mekânı işgal etmezler; aynı zamanda o işi gerçekten yapabilecek yetenekli insanların önünü de tıkarlar. Kendi kapasitesinin çok üzerindeki sorumlulukları “taşıyormuş gibi” yapan bu figürler, liyakat sisteminin nasıl felç edildiğinin canlı birer kanıtıdır. Kendi işletmesini yönetemeyecek kadar yetersiz olanların, devasa yapıların kaderiyle oynaması toplumsal bir gerilemenin habercisidir.

“Gözlerimde Korku Görüyor musun?” Söyleminin Arkasındaki Karanlık

Makamın gücünü arkasını alıp “Gözlerimde korku görüyor musun?” diye soran bir zihniyet, makamı bir “güç gösterisi” ve “meydan okuma” alanı olarak görüyordur. Bu söylem, aslında derin bir güvensizliğin ve tehdit dilinin yansımasıdır. Bir makam sahibi korku salmakla değil, güven vermekle yükümlüdür. Korku üzerine inşa edilen hiçbir otorite kalıcı olamaz. Bu cümle, adaleti temsil etmesi gereken birinin, gücünü kişiselleştirerek karşı tarafa tahakküm kurma çabasından başka bir şey değildir.

Gerçek devlet adamı veya yönetici, gözlerindeki korkusuzluğu bir tehdit unsuru olarak değil, doğruyu yapmanın verdiği bir vakur duruş olarak sergiler. Eğer bu cümle, bir haksızlığı örtbas etmek veya bir baskı kurmak için kullanılıyorsa, orada makamın gücü istismar ediliyor demektir.

Gece Yarısı Muhasebesi ve Vicdanın Sesi

Peki, tüm bu güç gösterilerinin, kibir kulelerinin ve haksız uygulamaların sonunda asıl soru şudur: Bu kişiler akşam olup eve döndüklerinde, o pırıltılı makam odalarını terk edip yastığa başlarını koyduklarında vicdanları ne kadar rahattır? Kapısından çevirdiği dertli bir insanın ahı, liyakatsizce elinden tuttuğu yandaşın vebali veya kuralları çiğneyerek geçirdiği “adamına göre” kararlar, gecenin sessizliğinde karşılarına dikilmez mi?

İnsan, başkalarını kandırabilir; çok yoğun olduğuna, her şeyi kuralına göre yaptığına herkesi inandırabilir. Ancak insan, kendi vicdanını asla kandıramaz. O yumuşak yastıklar, adaletle yönetilmeyen bir günün sonunda taş gibi ağırlaşır. Makamın verdiği geçici sarhoşluk bittiğinde geriye sadece yapılan haksızlıkların vebalı kalır.

Sonuç: Makam Geçici, İnsanlık Bakidir

Makamlar, mevkiler ve koltuklar; tıpkı bir bayrak yarışı gibi, günü geldiğinde bir başkasına devredilecek emanetlerdir. O koltuktan kalktığında arkasında hoş bir seda, adaletli bir yönetim ve tertemiz bir isim bırakamayan kişi, aslında o makamı hiç işgal etmemiş sayılır.

Makamın hakkını vermek; kuralları herkese eşit uygulamak, kapısını herkese açık tutmak ve o gücü kendi egosu için değil, toplumun yararı için kullanmaktır. Unutulmamalıdır ki; makam insanı yüceltmez, insan makamı yüceltir. Liyakat ve ahlakın olmadığı bir koltuk, sadece yüksekte duran bir sandalyeden ibarettir. Gerçek büyüklük, o yüksekliğe rağmen tevazuyu koruyabilmek ve “insan” kalabilmektir.


© Hedef Halk