Camı tıklatan adam
Geçenlerde bir ikindi vakti, alışverişten çıkmış, arabaya binmiş, hareket için tam vitese atmıştım ki camı biri tıklattı. Tanımadığım bir adam. Arkayı işaret edip lastiğin inik olduğunu söyledi, sonra bir şey beklemeden yürüyüp gitti. İndim, baktım. Gerçekten inikti; eğilmeye gerek kalmadan görülecek kadar.
O akşamın planı bozuldu. Geç kaldım, birkaç işi ertesi güne bıraktım, lastikçinin önünde bir saat bekledim. Beklerken düşündüm: adam beni durdurmuştu. Gitmek istediğim yere gitmemi engellemiş, işimi aksatmıştı. Ama ona kızmak aklımın ucundan geçmedi; tersine, içimi ısıtan bir şey vardı.
Kimse böyle bir şeye kısıtlama demez. Sebebi basit: adamın niyetinden şüphe etmedim. Demek ki bir hareketin engel mi iyilik mi olduğuna karar verirken yalnızca yapılan işe bakmıyoruz, yapanın bizim hakkımızdaki niyetine de bakıyoruz. Aynı hareket, iki ayrı niyetin elinde iki ayrı şeye dönüşüyor.
Peki o adam lastiği nasıl gördü de ben görmedim? Gözü benimkinden elbette keskin olduğu için değil. Arabanın dışında duruyordu, ben direksiyondaydım. Oturduğum yerden arka tekerleğe bakmam mümkün değildi, ne kadar dikkatli olsam da.
İnsanın kendi hayatı karşısındaki hâli de böyle. İçindeyiz. Alışkanlıklarımızın, ilişkilerimizin, arzularımızın ortasında yaşarken nereye doğru gittiğimizi göremiyoruz. Bir alışkanlığın bizi nasıl değiştirdiğini, bir ilişkinin nereye sürüklediğini, verilmiş bir kararın neye mal olduğunu çoğu zaman yıllar sonra fark ediyoruz. Kendimiz hakkında yanılmamızın sebeplerinden biri bu olmalı: hayatın dışına çıkıp ona bakamıyoruz.
Bir şey daha var. O adamın beni uyarmak gibi bir mecburiyeti yoktu. Benden bir şey istemedi, karşılığında bir şey almadı, sussa kimsenin haberi olmayacaktı. Karşılıksız iyilik her zaman temiz niyetin ispatı sayılmaz; dolandırıcılar da tam bu güvenden beslenir. Yine de ortada bir çıkar görünmediğinde insan daha kolay durur, daha kolay dinler. Çünkü o an karşısındakinin kendisi için değil, kendisi hakkında konuştuğunu düşünür.
Birkaç gün sonra olay yeniden aklıma geldi. Benim göremediğim şeyi görmüştü o adam. Beni birtakım şeylerden alıkoymuş, o akşamın planını bozmuş, ama daha büyük bir sıkıntıdan uzak tutmuştu. Yine de haber vermekle yetinmişti; durup lastiğe bakmak da duymazdan gelip gitmek de bana kalmıştı.
Sonra Allah'ın haram kıldıkları düştü aklıma. Orada durum başka. Allah bize haber vermekle kalmamış, hüküm de koymuştu. Peki neden? Bir şey neden haram kılınır?
Bu soruyu sormakta bir sakınca görmüyorum. Hz. İbrahim’in ölüleri nasıl dirilttiğini sorması gibi bir şey bu. “İnanmıyor musun?” denildiğinde “İnanıyorum, kalbim mutmain olsun diye” demişti. Soru geri çevrilmedi, cevap verildi. Kur'an'ın üslubuna ters düşen bir şey değil sormak.
Üstelik Kur'an pek çok yerde hükmü bildirirken o hükmün insan hayatındaki karşılığını da gösterir. İçki ve kumar ayetleri bunun en açık örneği:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir; onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza........
