Nadasa bırakamayanlar
Geçen akşam vapurda yanıma oturan adam, elimdeki kitaba bir süre baktı. Sonra kibarca sordu: “Ne kitabı o abi?”
Yüzünde, sokakta para bulmuş birinin cüzdanın boş çıktığını gördüğü andaki ifade belirdi.
“Ne işe yarıyor peki?”
Cevap veremedim. Çünkü soru yanlış sorulmuştu. Ama Kadıköy’e kadar o soruyu düşündüm. Bu memleketin bütün hikâyesi o üç kelimenin içindeydi.
Bizde kitap da bir alet sayılır. Tornavida gibi. Vida yoksa elinize almazsınız. Tarih okunur, çünkü “tarihini bilmeyen millet” diye başlayan cümleler kurmak lazımdır. Ekonomi okunur, belki borsadan bir tüyo çıkar. Kişisel gelişim kitabı okunur, otuz günde zengin olmanın yolunu öğretiyor. Roman mı? Uydurma şeyler. Olmamış insanların olmamış dertleri. Vakit kaybı.
Kitapçıya girdiğinizde de görürsünüz. Raflar başarı hikâyeleriyle dolu. Hepsinin kapağında takım elbiseli, kollarını kavuşturmuş, gülümseyen biri. Sanki okursanız siz de kollarınızı kavuşturup gülümseyeceksiniz.
Bu kafa köyden geldi, diyorlar. Ben buna köylüye haksızlık derim.
Gerçek köylü sabırlıdır. Tohumu eker, aylarca bekler. Toprağını yorduğunda bir yıl boş bırakır, ekmez, biçmez. Buna nadas denir. Şehirden bakan biri “tarla boşa yatıyor” der. Köylü bilir ki o boş yıl olmasa, gelecek yılın buğdayı olmaz.
Şehre taşınan şey köylünün bilgeliği değil, kurnazlığı oldu. Nadası köyde unuttuk, pazarlığı yanımıza aldık.
Kurnazlık, emek vermeden sonuca ulaşma sanatıdır. Temeli atmadan çatıyı kurmaya çalışırsınız. Kat irtifakı yok, iskan yok, ama tabela hazır. Diplomayı alırsınız, okumayı atlarsınız. Kitabın özetini okursunuz, kitabı hiç okumazsınız. Köşeyi dönmek için köşeye kadar yürümek gerekmez sanırsınız.
Roman okumamak da bu kestirmenin bir parçası.
Rönesans’ı düşünün bir de. Leonardo aynı defterde hem uçan........
