menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İncir çekirdeği

5 0
17.10.2026

Geçen bahar Edirnekapı’dan Topkapı’ya doğru surların dibinden yürüyordum. Taşların arasından, hiç yoktan, bir incir fidanı fışkırmıştı. Kimse dikmemişti. Bir kuş yemiş, bir kuş düşürmüş, gerisini incir halletmiş.

Yanımdan geçen yaşlı bir adam fidana baktı, başını salladı: “Bunlar sökülmez evlat. Söksen de tekrar çıkar.”

Theodosius surları on altı asırlık bir inattır. 1453’te Osmanlı toplarına teslim olana kadar bin yılı aşkın süre ordulara, kuşatmalara, mancınıklara dayandılar. Bugün yer yer yıkık, yer yer onarılmış, ama hâlâ ayaktalar. Ve her baharda, her çatlakta, o devasa taşlar küçük bir çekirdeğe yenilmeye devam ediyor.

Bizim dilde değersiz şeye “incir çekirdeğini doldurmaz” denir. Zalimlerin özgürlük hakkındaki görüşü de tam olarak budur.

Ben o fidana bakarken başka bir şey düşündüm. Sur yerinde durmak için her gün çabalamak zorunda. Bakım ister, onarım ister, bekçi ister. İncirin ise hiçbir şeye ihtiyacı yok. Biraz toprak, biraz su, bir çatlak. Gerisi doğanın kendi işi.

Baskının bütün sırrı bu. Onu ayakta tutmak sürekli emek ister, çünkü doğaya aykırıdır. Özgürlük ise kimseden talimat almaz. Kendiliğinden filizlenir.

İmparatorlukların kontrol takıntısı da bu yüzden çaresizdir. Her şeyi yasaklarlar, her şeyi sayarlar, her şeyi dinlerler. Bir tek şunu hesaba katamazlar: Bir duvar ne kadar yüksek olursa, çatlağı o kadar uzun olur.

On altıncı yüzyılda bir Fransız genci, Étienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine diye bir söylev yazdı. Dostu Montaigne’in anlattığına göre henüz on sekiz yaşındaydı. Söylediği şey o kadar basitti ki,........

© Haberton