Mekke Anlaşması: Üç Devlet Birbirine Neden Güvensin?
7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, ilk bakışta klasik bir güvenlik paktı gibi görünüyor. Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü ise açık: Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış kabul edilecek. Riyad, anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu, başka ittifakların yerine geçmediğini ve herhangi bir silahlanma yarışını hedeflemediğini özellikle vurguluyor. Fakat bu anlaşmayı anlamanın asıl yolu “Kim kime saldırırsa kim yardım edecek?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Suudi Arabistan neden Türkiye için savaşsın? Türkiye neden Suudi Arabistan için savaşsın? Pakistan neden diğer ikisi için bedel ödesin? Uluslararası ilişkilerin en zor sorularından biri tam da budur. Çünkü devletler dostlukla değil, çıkarla hareket eder. Bir devlet bugün verdiği sözü, yarın çıkarları değiştiğinde bozabilir. Uluslararası sistemde devletleri anlaşmalarına zorlayacak merkezi bir dünya hükümeti bulunmadığı için, her ittifakın temelinde aynı problem vardır. Güvenilir taahhüt problemi. Bir devlet “Sana saldırılırsa yanında olacağım” dediğinde, karşı tarafın aklına hemen şu soru gelir: “Gerçekten mi?” İşte Mekke Anlaşması'nın stratejik anlamı burada başlıyor. Temelde anlaşmanın değeri savaşa girmesinde değil, savaşı önlemesindedir. Bir ittifakın başarısını yalnızca savaş çıktığında kaç asker gönderdiğiyle ölçmek büyük bir stratejik yanılgıdır. İyi bir ittifakın en büyük başarısı, savaş çıkmadan önce karşı tarafı saldırmaktan vazgeçirmesidir. Çünkü saldırgan devlet artık karşısındaki ülkenin askerî kapasitesini tek başına hesaplamaz. Türkiye'ye saldırmak yalnızca Türkiye ile savaşmak anlamına geliyorsa başka bir hesap vardır. Fakat saldırgan, Türkiye'ye yönelik saldırının Suudi Arabistan ve Pakistan'ı da denkleme sokabileceğini düşünüyorsa hesap değişir. Bu, kolektif caydırıcılık mantığıdır. Bir saldırının maliyetini yükseltmek. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın gerçek stratejik ürünü savaş değil, savaş ihtimalidir. Daha doğrusu, saldırganın zihninde oluşturduğu belirsizliktir: “Acaba Türkiye'ye saldırırsam Pakistan ne yapacak?” “Suudi Arabistan'a saldırırsam Türkiye ne kadar ileri gidecek?” Caydırıcılık tam olarak bu psikolojik hesap üzerine kuruludur. Fakat burada ikinci problem ortaya çıkıyor. Bir anlaşma imzalamak, onu güvenilir hale getirmez. Devletler bunu çok iyi bilir. Bu nedenle ittifakların tarihinde sadece anlaşma metinleri değil, taahhüdü maliyetli hale getiren mekanizmalar önemlidir. Ortak tatbikatlar, ortak askerî planlama, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii işbirliği, askerî personel değişimi, ortak komuta mekanizmaları ve önceden belirlenmiş müdahale prosedürleri bunun için vardır. Çünkü bir devletin verdiği söz ne kadar çok kurumsal mekanizmayla desteklenirse, o sözü sonradan bozmanın maliyeti de o kadar yükselir. Buna stratejik literatürde credible commitment, yani “güvenilir taahhüt” problemi üzerinden bakabiliriz. Devlet bugün kendisini yarının davranışına bağlar. Bu aslında bir tür önceden bağlanma stratejisidir. “Yarın şartlar değişse bile bu ittifakın gereklerini........
