Dolarda tağşiş olur mu?
Tağşiş madeni paranın içindeki kıymetli maden miktarının azaltılması demektir. Akçeye baktığında akçe aynı akçe, adı aynı, üzerindeki mühür aynı fakat ayarı değişiktir. Böyle durumlarda devletler bir süreliğine daha fazla para çıkardığını düşünür. Kullar ise meselenin aslını herkesten önce anlar: Paranın üstündeki yazı aynı olsa da içindeki güven eksilmiştir.
Aradan asırlar geçti.
Dönemin popüler akçesi dolar önce altına çıpalandı, yetmeyince vazgeçildi. Sonra da Irak savaşı ile petrole çıpalanmıştı.
Bugün kimse Washington’da doların kenarından makasla parça kesmiyor. Ama bir devin, bir devletin borcu büyüyor, uzun vadeli tahvillerine güven her geçen yıl, ay, gün aşınıyor. Piyasayı yatıştırmak için müdahale ihtiyacı beliriyorsa yatırımcı yine aynı soruyu soruyor:
Mühür yerinde de ayar ne durumda?
Altının son günlerde yeniden yükselmesinin cevabı tam burada saklı.
Takip edenler, izleyenler, okuyanlar bilir. Ben uzun zamandır aynı şeyi söylüyorum.
Piyasada “Fed iki defa faiz artırabilir” sesleri yükselirken bile meselenin yalnızca enflasyon tablosundan okunamayacağını, asıl bakılması gereken tarihin kasım olduğunu anlattım. Çünkü Amerika’da 3 Kasım’da yapılacak seçim, Trump’ın yeniden başkan seçileceği bir yarış değil; Kongrenin dengesini belirleyecek ara seçimdir. Fakat bazen bir başkan için kendi adının pusulada olmaması, siyasi geleceğinin sandıkta olmadığı anlamına gelmez.
Temsilciler Meclisinin tamamı ve Senatonun bir bölümü yenilenecek. Kongrenin el değiştirmesi; soruşturma komisyonlarından bütçe pazarlıklarına, yönetimin denetlenmesinden Epstein dosyaları etrafındaki siyasi tartışmalara kadar pek çok başlığı başka bir iklime taşıyabilir. Buradan elbette peşinen hukuki hüküm çıkmaz; ancak Washington’daki siyasi riskin büyüklüğü de görmezden gelinemez. Amerikan kamuoyunda Epstein dosyasının yönetim açısından yarattığı güven sorunu zaten ölçülmüş ve kayda geçirilmiş durumda.
Benim aylardır dile getirdiğim ihtimal buydu!
Seçime giderken ekonomiyi daha pahalı krediye, daha sert finansman şartlarına ve daha yüksek tahvil faizlerine mahkûm etmek siyasi açıdan kolay değildir.
Başta Fed olmak üzere merkez bankalarının bağımsızlığı ile dünya kupasında ABD’li futbolcunun kırmızı kart cezasının iptal edilmesi arasında ilişki yönünden hiçbir fark yoktur!
Merkez bankalarının karar aldığı zemin, maliye politikası, istihdam, piyasa istikrarı ve siyasi takvimden bütünüyle soyutlanmış bir laboratuvar değildir.
O işler bize ve bizim gibilere gelince öyledir. “Çökme” varsa adı “demokrasi götürmek” olur. Fahiş faiz getirisi varsa adı “carry trade” olur.
Ben bu yüzden faiz artışı beklentilerine hep mesafeli durdum; kasıma kadar en az bir faiz indiriminin dahi ihtimal dışında olmadığını savundum. Bu, bugün piyasanın kesin olarak fiyatladığı bir sonuç değil; veriler, siyasi teşvikler ve finansman baskısı birlikte okunduğunda ortaya çıkan bir öngörüdür.
Gelelim bu haftanın kırılma anına.
ABD’nin kamu borcu 40 trilyon doları aştı.
Otuz yıllık Amerikan tahvilinin faizi hafta içinde yüzde 5,33’ün üzerine çıkarak 2007’den bu yana görülmeyen seviyelere yaklaştı. Dünyanın rezerv parasını ihraç eden ülkenin en uzun vadeli borcu için yatırımcı giderek daha yüksek getiri istiyorsa bu yalnızca faiz meselesi değildir. Borcun geleceğine, bütçenin disiplinine ve doların uzun vadeli satın alma gücüne ilişkin bir itirazdır.
Tam bu sırada Amerikan Hazinesi devreye girdi.
19 Ağustos tarihli resmî açıklamaya göre, 10 ila 30 yıl vadeli tahvillerin geri alım işlemlerindeki azami büyüklük, işlem başına 2 milyar dolardan en az 4 milyar dolara çıkarılıyor. Uygulama 9 Eylül’de başlayacak. Hazine Bakanı Scott Bessent de ertesi gün, gerekli görülürse tutarın 4 milyar doların üzerine çıkabileceğini söyledi.
Burada kavramların yerini doğru koyalım.
Amerikalıların “buyback” dediği şey, Hazinenin daha önce ihraç edilmiş tahvilleri piyasadan geri almasıdır. Bu işlem, Fed’in yeni rezerv oluşturarak tahvil satın aldığı “quantitative easing”, yani parasal genişleme ile aynı değildir. “Yield curve........
