İran’da neyimiz var
ABD’nin ölüm kusan deniz ve hava araçlarıyla körfezden kuşatması, AB’nin ilgili her işte olduğu gibi yeni politik kararlarla ona destek vermesiyle İran, Batı’nın yeni katliam naraları altında zor günlerden geçiyor. En son Katar, Mısır ve Türkiye’nin ABD ile İran’ı bir anlaşma masasında buluşturma çabalarıyla sağlanan göreceli sükunetin nasıl sonuçlanacağı ise meçhul.
Bu nedenle son 47 yıldır İslam tanımlı bir cumhuriyetle yönetilen İran’ın hata-sevap cetvelini çıkaracak bir günde değiliz. Hadi daha açık söyleyelim hem kendi halkında hem de kendi haricindeki Müslümanlara verdiği zarar nedeniyle söz konusu işlem cetvelinde sevap hanesini hiç açmayan İran’ı, sömürgeci Batı’nın kıskacında görmeye tahammülümüz de yoktur.
Bu tutumumuz, içimizdeki kılıç artıklarının Libya, Somali ve Sudan başta gelmek üzere Türkiye’nin sorunlu beldelerde -hem tarihi hem de stratejik nedenlerle- bulunma zorunluluğuyla muhatap olduğu “Orada ne işimiz var?” sorusuna tabi olmayacak kadar kolektif şuurumuza dahildir. Bu sebeple söz konusu tutumumuz dışsal değil içsel, halk(lar)dan tek halk ve aynı inancın bağlısı olmak anlamında millîdir. Bu bağlamda “İran’da neyimiz var” sorusu da zaittir. Zira zikrettiğim kolektif şuur ve millîlik esasında halkıyla, kültürel değerleriyle İran’da olan her şey “bizim”dir.
Buna mahsus ilk örneğimi, -kendi düşüncelerimi biraz geriye çekerek- Selçuklular’ın başkenti Rey’in (bugünkü İran’ın başkenti Tahran’ın) tarihinden vereceğim. Kaynağım Nurullah Turan’ın “Selçuklu Başkenti Rey - Kuruluşundan 1157’ye Kadar” adlı kitabıdır (TTK, 2019):
“Tuğrul Bey, Dandanakan zaferinden (431/1040) sonra Nîşâbûr’da Gazneli Mesûd’un tahtına oturmuş, böylelikle yeni kurulmuş olan Selçuklu Devleti’nin ilk başkenti de Nîşâbûr olmuştur. Ele geçirilen topraklar hânedân üyeleri tarafından paylaşılmış, bu paylaşım sonrasında fetihler süratle devam etmiştir. Bu noktada Tuğrul Bey’in kardeşi İbrahim........
