‘Ümmü Gülsüm ve Türkler’
Bizim sofilerden oluşan bir grupla gidinceye kadar Kahire’yi piramitleriyle, İskenderiye’yi kütüphanesiyle meşhur sanırdım.
Grup imamımızdan aldığım izinle iki tam gün bu şehirlerin sokaklarında rüzgârın yönüne tabi olarak gezdiğimde ise şu şunu düşündüm: Mısır’ı temsilen bu iki şehri meşhur eden en önemli şey musiki olmalı. Zira burada musiki, bizde kimlerinin kendi kültürel seviyesini belirtmek için “işsizlikte edinilen iş” anlamında “boş zamanlarımda musiki dinlerim” deyişlerindeki gibi boş zamanı doldurmaya değil, bilakis boşluğun kendisini doldurmaya mahsus bir şeydi ve bu taksicisinden kahvecisine kadar gündelik hayatın hareketi içinde yer alan hemen herkesin ortak haliydi sanki.
Bu idrakimde, Mısır’a gitmeden önce -asla sıradan olmayan bir musikinin sıradan bir dinleyicisi olarak- şarkılarından bazılarını bildiğim Ümmü Gülsüm’ün (Fatıma bint İbrahim es-Seyyid el-Biltaci, 1898-1975) “biz” kelimesiyle ifade edebileceğim çok özel bir kültürel konuma yerleşiverdiğini de hemen belirtmeliyim.
Nasıl yerleşmesin ki… Yaşadığı dönemde “Şark’ın yegâne ses kraliçesi”, “Doğu’nun en gür sesi”, “Şark’ın bülbülü”… olarak nitelenen Ümmü Gülsüm, halen “Şu şarkıcıyı bir dinleseniz sanki Ümmü Gülsüm”; “Ümmü Gülsüm’den sonraki en iyi ses” şeklindeki benzetmelerin kaynağı olarak iyinin değil en iyinin son sınırında durmaktadır.
Arz ettiğim bu hususlara göre, Ümmü Gülsüm’ü şimdi Murat Özyıldırım’ın “Doğu’nun Bitmeyen Şarkısı – Ümmü Gülsüm ve Türkler” adlı kitabından (Ketebe, Aralık 2025) daha yakîn olarak tanımak da ilgili herkesten önce benim kârım olsa........
