Kutsal ekmek can verir
Eski yılın son günlerinde ekrana çıkan fırıncılardan sorumlu arkadaş müjdeyi verdi: “Yeni yılın ilk günlerinde ekmeğe zam yapmayacağız!” Konuşmanın sonuna doğru da baklayı ağzından kaçırdı, “Belki yeni yılın ilk aylarında bir ayarlama yapılabilir!”
Bu ne demek?
Sandviç boyutuna inen ekmeğe zam gelecek.
Aslında amaç, ekmeğe zam yaparak tüketimi azaltmak ve halkımızın sağlığını korumak!..
Nasıl mı? Anlatalım:
Geçenlerde bir hekime gittim. Muayene etti, tahlillere baktı. İlk söylediği söz ise, ekmeği hayatımdan tamamen silip atmam gerektiği oldu.
Sadece benim hekimim değil, son zamanlarda diğer diyetisyenler ve hekimler de aynı tür yasaklamayı öneriyorlar:
“Ekmeği yaşamınızdan çıkartın”
Diyeceğim odur ki, ‘Kutsal Ekmek’, son yıllarda yerden yere çalınan, değersiz, zararlı bir yiyecek oldu.
Oysa biz, önümüze çıkan ekmek parçasını yerden alıp, öptükten sonra, kimse basmasın diye yüksek bir yere koyardık.
Bir zamanlar ekmek her şeydi. Bir şeyin zorluğunu daha iyi anlatabilmek için, “Ekmek aslanın ağzında” derdik. “Ekmek Kur’an çarpsın” demek en büyük yemindi. Kutsal işi tarif etmeyi “Ekmek parası” olarak nitelerdik. Bir işin zorluğunu anlatabilmek için “Ekmeğini taştan çıkartıyor” tanımlamasını yapardık.
Ve daha onlarca deyim daha…
Ekmek kutsaldı, ekmek can vericiydi, ekmek tüm dünyayı ayakta tutmuştu.
İsa’nın etiydi. Hıristiyan inancı için çok önemli bir metafordu. Kutsal metinlerde sıklıkla ekmekten bahsediliyordu.
Bazı kaynaklar ise Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasının nedeni olan yasak meyvenin, buğday olduğunu öne sürerler.
BUĞDAYDAN EKMEK YAPMAK KİMİN AKLINA GELDİ
Neydi kurtarıcı bir bitki olan buğdayın öyküsü? İnsanoğlu ne zaman bulmuştu, kim ezip un haline getirmişti, kim hamur yapıp ateşin üstüne koymayı akıl etmişti.
Hikaye epey eskilere dayanıyor. Neredeyse insanlık tarihi kadar eski! Kimilerine göre geçmişi 22 bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Buna dayanak olarak, 2004 yılında, İsrail’deki Ohalo adı verilen kazı alanında bulunan bir taşın içindeki 22 bin yıllık buğday taneleri gösteriliyor.
Prof.Dr. Artun Ünsal ise “Nimet Geldi Ekine” adlı kitabında, Buğdayın ilk yetiştiği yerin Etiyopya olduğunu öne sürüyor.
Vahşi buğday taneleri, oradan göçler, rüzgarlar yardımıyla Nil Vadisi’ne, Mısır’a oradan Mezopotamya’ya, Anadolu’nun güneyine doğru yayılıyor. Buna kanıt olarak da Diyarbakır Çayırönü, Konya Çatalhöyük ve Burdur Hacılar’daki kazılarda bulunan kömürleşmiş buğday taneleri gösteriliyor. Bu buğdayların geçmişi ise M.Ö 7 bin ile 5 bin yıllarına dayanıyor.
Arkeologlar, Ürdün Nehri Vadisi’nde, yaklaşık 12.500 yıl önce yaşayan Natufianların evcilleşen tahılları ekip, biçen ilk insan topluluğu olduğunu öne sürüyorlar. Yemek tarihçisi William Rubel, Natufianlar’ın, çiftçiliğe dayanan yaşama geçiş yapan ilk insanlar olduklarını öne sürüyor.
Bir diğer yemek tarihçisi Miller, Natufianların, tahılları taneli bir un elde edecek şekilde öğüttüklerini ve bundan kömür ateşi üzerinde pişirdikleri küçük, yassı, pideye benzer mayasız ekmekler yaptıklarını öne sürüyor.
Buğdayın ve diğer tahılların ilk bulunuş, insana ilk bitkisel yiyecek oldukları tarihler, gelişmiş karbon testleri sayesinde kesine yakın olarak tarihlendirilebilir.
Burada, yanıtını bir türlü bulamadığım birçok soru aklıma üşüşüyor! Bulanların kesin bir cevabı yok. Sadece bulguları hayal gücüyle destekleyerek, birtakım yanıtlar üretilebiliyor.
Benim sorularım ise şöyle: İlk zamanlar kavrularak tüketilen bu taneleri, ezip, un haline getirmek, unu suyla karıştırıp hamur yapmak, hamuru ateşin üstünde pişirmek, acaba nasıl bir zorunluluktan veya tesadüften doğdu.
Ben bu konularda rastlantılara oldum olası inanırım. Örneğin, yağmur suyuyla ıslanıp, mayalanan tahılın biraya dönüştüğü gibi.
Hatta bazı kaynaklar, bu ilk biranın köpüğünün ekmek mayası olarak kullanıldığını belirtirler.
HZ. ADEM’İN İLK YİYECEĞİ BUĞDAY ÇORBASI
Öte yandan kutsal söylentilere bakarsanız bu konunun yanıtı şöyle: Ekmekçilerin piri olan Adem Peygamberin, açlığını giderdiği ilk yiyecek buğday çorbasıydı. Hazreti Adem, daha sonra Cebrail'in öğretmesiyle buğdayı un, unu hamur, hamuru da ekmek yapmış, onu sıcak sıcak yiyip açlığını gidermişti. Onun için taze, sıcak ekmeğin insana taze can verdiğine inanılır.
Konumuza dönecek olursak:
Natufianların ekmek yapmaya başlamasından en az 5.000 yıl sonra, Tunç Devri boyunca, gelişen medeniyetlerin tümünün ana besini ekmek olmuştu.
Yani antik dönem insanlığının aldığı kalorinin önemli bir kaynağıydı. Araştırmalara göre, ilk mayalı ekmek, Mısır’da ve MÖ. 1000 yılı civarında yapılmıştı.
KADINLARIN EKMEK YAPMASI YASAKTI
Antik dönem Mısır’ı, o çağın en önemli buğday üreticilerinden biriydi. Fırın ve ekmek işleri için çalışacak işçiler erkekler arasından seçiliyordu. Gerek Antik Mısır’da gerekse Roma’da kadınların ekmek yapımında çalışması yasaktı.
Mısır Arkeolojisi dergisinde yer alan, 1994 tarihli bir araştırmaya göre, Antik Mısırlılar arpayı ve gernik buğdayını hem ekşi bira hem de ekşi maya ekmek yapmak için kullanıyorlardı.
Ekmeğin macerasını anlatmak hem çok karmaşık hem de çok uzun.
Eğer bu konuya meraklıysanız size, Prof. Dr. Artun Ünsal’ın, “Nimet Geldi Ekine” adlı kitabını okumanızı öneririm. İçinde ekmek konusundaki her türlü soruya yanıt var.
Ayrıca arkeolog İsmail Gezgin’in, “Uygarlaşan İştah” adlı kitabı da çok önemli bilgiler içeriyor.
Ayrıca bu kitaptaki diğer makalelerde de bu konuda ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz!
Osmanlı’ya doğru gelirsek:
Osmanlı derken tabii ki başkent İstanbul’a.
O dönemde en çok tüketilen ekmek, pideye benzeyen, mayalanmış hamurdan yapılan fodulaydı. Bu ekmek, imaretlerde, saray mutfağında, yeniçerilere ait fırınlarda pişirilirdi.
Aslında fodulanın ilk yapılma amacı tamamen değişikti. Fatih Sultan Mehmed zamanında kurulan “Sekban Fırınları”nda, av köpeklerinin karnını doyurmak için yapılıyordu.
Fâtih dönemine ait saray mutfakları muhasebe defterlerine bakılırsa, saray çalışanlarına da fodula benzeri bir ekmek üretiliyordu. Bu ekmeğe ise “nân-ı harcî” adı veriliyordu. Üretilen diğer ekmeğin adı da “nân-ı hâssa” idi. Bazı kayıtlara göre, saray mutfağında simit fırını ve fodula fırını adıyla iki ayrı fırın vardı.
Bu konuda başvurduğum İslam Ansiklopedisi’nde de ilginç bilgilere ulaştım. Fodula maddesinin yazarı Feridun Emecen, şu bilgileri vermiş:
“Simit fırınında pişirilen ekmek “fodula-i simit” tabiriyle belirtilmişti. Muhasebe defterlerinden anlaşıldığına göre, fodula hem pişirilen ekmeğin hem de bu cins ekmek için ayrılan unun adıydı. Nitekim 1573........
