menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öcalan’ın açıklaması ve ‘süreç’in asimetrisi

16 0
27.02.2026

PKK lideri Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te açıklanan çağrısıyla, Kürt hareketi, öncesinde MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin işaretini verdiği ve adı muhtelif ‘süreç’in resmen tarafı olmuştu. Bu çağrının üzerinden bir yıl geçti. Sürecin Kürt tarafında, Öcalan’ın belirleyici yönlendirmeleriyle neler yaşandığını biliyoruz. PKK’nin fesih kongresi, silahların yakıldığı simgesel tören, stratejik bazı askeri mevzilerin boşaltılması, mevcut gerilla güçlerinin Türkiye sahasından çıkarılması ve açık alanda DEM Parti üzerinden verilen (zaman zaman bizce ölçüsü kaçan) iyi niyet mesajları, vs…

Uzatmak gerekmiyor, bir sene sonra gelinen noktada sürecin diğer tarafının, yani ‘devlet/AKP/MHP’ iktidarının Kürt hareketinde yaşanan bu gelişmelere somut olarak nasıl karşılık verdiği tartışmaya açık durumda. TBMM’de kurulan ve adında özellikle ‘barış, çözüm’ gibi etiketlerden özellikle kaçınılmış Komisyon ekseninde olup bitenler dışında bir somut adım olmadı. ‘Terörsüz Türkiye’ söylemiyle konuşuldu hep, Kürt sorunundan bahsedilmedi, barışın ve çözümün toplumsallaşması ihtiyacına dair kayda değer hiçbir şey yapılmadı…

27 Şubat çağrısının yıl dönümünde DEM Parti tarafından düzenlenen toplantıda okunan Öcalan’ın yeni açıklamasının özü de bu gerçekliğin gölgesinde şekillenmiş görünüyor. Öcalan’a özgü siyaset üslubu ve retorik üzerinden anlatılan ya da anladığımız, devletin de adım atması gerektiğidir. 2025’teki çağrı öncelikle kendi örgütüne ve Kürt siyasal hareketine yönelikti. Bir yıl sonra yapılan açıklama ise Öcalan’ın ‘demokratik entegrasyon’ diye tanımladığı yeni aşamanın yasal zeminine dair adımlar atılmasını önceliyor. Çok ayrıntıya girmeden, bu sürecin Kürtler nezdinde yol açtığı tereddütler, devletin ‘hep bana hep bana’ tutumu ve hele Suriye/Rojava sahasındaki olumsuz gelişmelerde Türkiye’nin aktif rolünün tetiklediği tepkilerin toplamı, açıklamanın ‘devlete çağrı’ öncelikli olmasını kaçınılmaz kılmıştı. “Dil buyurgan olamaz…” dediği de “vatandaşlık” tanımı üzerinden söylediği de açıktır ki devletedir.

“Biz negatif isyanı bitirdik, sıra demokratik entegrasyona kapı aralayacak yasal/hukuksal adımlarda…” mealinde özetlenebilecek önerme de bir talebi içeriyor kuşkusuz. Ki önceki açıklamalarda ve İmralı’da yapılan görüşmelerin sızdırılan bazı tutanaklarında da genellikle bir ‘kayıtsız-koşulsuz’luk yaklaşımı ağır basıyordu. Kürt siyasetinin devletten talep etme marjını geriye ittiği yönünde eleştiriler de alan (ki önemli ölçüde haklı eleştiriler…) bu yaklaşımın gelinen aşamada (Öcalan buna ‘demokratik entegrasyon’ diyor) artık sürdürülebilir olamayacağı gerçeği, İmralı’daki diplomasinin de sınırlarını zorlamış görünüyor.

Çok şey söylenebilir bu konuda ama geçilen aşamada taraflar arasında çok derin ve net bir asimetri vardı. Hem ‘müzakere’ koşulları hem müzakerenin gereklerini yapma konusunda, her boyutta gözlemlenebilecek bir asimetriydi bu. Kürt tarafınca kabul edilen “başmüzakereci”nin fiziki koşullarından başlayıp somut adımlar atmaya kadar, her bakımdan esas olarak Kürtleri baskılayan bu asimetri, sürecin mimarisine içkindi. Devlet, istismar ederek bu mimariyi kullanmaya çalıştı; silahlı Kürt hareketiyle birlikte açık alandaki siyasi hareketi de ‘Öcalan’a karşı mı çıkıyorsunuz!’ şeklinde vulgarize edebileceğimiz bir blokajla etkisizleştirmeye çalıştı. Çeşitli örneklerle ayrıntılandırabileceğimiz ve sürecin mimarisiyle ilişkisi olan bu siyasal blokaj başka bir yazının konusu olsun. Öcalan’ın esas olarak devlete çağrı niteliği ağır basan son açıklaması, umalım ki bu tespitimizi de geçersizleştirecek gelişmelere kapı aralayıp Kürt muhalefetini daha talepkâr bir dinamik sergileme yönünde motive eder. Bu sadece Kürtler açısından değil, genel demokrasi mücadelesi açısından da önemli, yakıcı bir ihtiyaçtır.


© Evrensel