Para politikası ve enflasyon
Geçtiğimiz hafta, Fed’in Warsh başkanlığındaki ilk toplantısından yola çıkarak ABD’de merkez bankacılığı yaklaşımlarına göz atmış ve bu yaklaşımların önümüzdeki dönemde sürdürülebilir olup olmayacağını tartışmıştım. Eski Fed Başkanı Alan Greenspan’in hafta içinde hayatını kaybetmesiyle birlikte merkez bankacılığı tartışması yeniden güncel hale geldi. Greenspan, bir yandan düşük enflasyon, düşük işsizlik ve güçlü ekonomik büyümenin bir araya geldiği bir dönemde Fed başkanlığı yaptığından ötürü “efsane” ya da “maestro” olarak; öte yandan ise 2008 küresel finansal krizine giden koşulların arkasındaki finansal serbestleşme ve deregülasyon ile piyasaların kendi kendilerini dengeleyeceği inancının yılmaz bir savunucusu olarak anılır. Bugün merkez bankacılığı tartışmalarının gündemde yer almasının sebebi yalnızca Fed’in Warsh liderliğinde nasıl bir yön izleyeceğine dair belirsizlik değil, aynı zamanda, egemen para politikası çerçevesinin ABD’de de enflasyonu bir türlü hedeflenen seviyeye çekememiş olmasıdır.
Benzer bir sorun Türkiye ekonomisi için de mevcut. Yüksek faiz ve kontrol altındaki döviz kuruna rağmen enflasyon, üç senedir ulaşılamaya çalışıldığı söylenen hedeflerin bir hayli üzerinde gerçekleşiyor. 2001 krizi sonrasında merkez bankası bağımsızlığı ile önce örtük, ardından açık enflasyon hedeflemesine geçilmiş ve 1990’lar boyunca yüksek seyreden enflasyon birkaç sene içerisinde tarihsel olarak düşük seviyelere inmişti. Bugünden bakıldığında bir tür “altın çağ” olarak sıklıkla yad edilen bu döneme dair yaygın anlatı kabaca şöyledir: Merkez bankası bağımsızlığı, enflasyon hedeflemesinin doğru bir biçimde uygulanması ve bütçenin faiz dışı fazla vermesi sayesinde enflasyon düştü ve ekonomi istikrar kazandı. 2010’lardan itibaren ise bu çerçeve bozuldu, merkez bankası bağımsızlığı ortadan kalktı ve enflasyon yeniden yükselişe geçti.
Para politikasındaki keyfiyetin ve kurumsal tahribatın bugünkü enflasyon dinamiklerindeki rolü inkar edilemeyecek olsa da 2000’li yıllarda enflasyonda yaşanan düşüşü yalnızca Merkez Bankasının politika çerçevesine bağlamamak, hikayeyi biraz daha ayrıntılandırmak gerekir. 2000’li yıllarda yaşanan süreçleri asıl şekillendiren, hatta çoğu zaman belirleyici olan, küresel finansal koşullar, dış sermaye hareketleri ve bunların yarattığı kur dinamikleriydi. Türkiye’nin o dönemdeki düşük enflasyon hikayesi özgül bir konjonktürün sonucuydu. Başta ABD ve Avrupa olmak üzere dünyada faiz oranları oldukça düşüktü, küresel likidite genişlemekteydi ve 2001........
