Hüseyin Gökdeniz Özertaş’ın Zaman Koleksiyoneri Üzerine Bir Polemik!
Genç şairlerin en büyük sorunu yaşları değil, ezberleridir
Çağdaş Türk şiirinin son on beş yılına geriye dönüp bakıldığında dikkati çeken ilk olgu, genç şairlerin cesaret eksikliği değil, düşünce eksikliğidir. Şiir, giderek kısa cümlelerin, kişisel travmaların ve sosyal medya estetiğinin dar koridoruna sıkışmış; ontolojik soruların yerini gündelik duygulanımlar almıştır. Bugün yayımlanan ilk kitapların önemli bir kısmı, okurda yeni bir dünya kurmak yerine, tanıdık bir ruh hâlini yeniden üretmektedir. Bu nedenle ilk kitabında zamanı, ölümü, Tanrı’yı, belleği ve insanın varoluşunu şiirin merkezine taşıyan bir şairle karşılaşınca ister istemez durup düşünmek gerekir. Hüseyin Gökdeniz Özertaş’ın Zaman Koleksiyoneri tam da böyle bir kitap. Bu kitabı yalnızca “başarılı bir ilk kitap” olarak değerlendirmek yetersiz kalır; çünkü metin, çağdaş Türk şiirinin içine düştüğü estetik konfor alanına doğrudan itiraz ediyor. Şair, okurunu gündelik hayatın psikolojisine değil, metafiziğin belirsiz coğrafyasına çağırıyor. Bu tercih, başlı başına risklidir. Zira metafizik şiir, kolayca hamasete, soyut gevezeliğe veya felsefenin kötü bir taklidine dönüşebilir. Büyük şiirin tarihi, aynı zamanda bu başarısızlıkların tarihidir. Bu nedenle Zaman Koleksiyoneri’ni değerlendirirken öncelikle şu soruyu sormak gerekir: Özertaş gerçekten şiir mi yazıyor, yoksa şiirin diliyle düşünmeye mi çalışıyor? Bu ayrım önemlidir. Çünkü Heidegger’in söylediği gibi, “Dil varlığın evidir.” Ancak şiir, bu evin yalnızca sakini değildir; aynı zamanda mimarıdır. Heidegger’in şiire yüklediği görev, varlığı yeniden görünür kılmaktır. Özertaş’ın şiiri de tam burada sınanıyor. Onun dizeleri çoğu zaman bir anlamı açıklamak yerine görünmeyeni göstermeye çalışıyor. Bu bakımdan kitap, genç yaşına rağmen şaşırtıcı bir ontolojik iddia taşıyor. Ancak iddia ile başarı aynı şey değildir. Çağdaş Türk edebiyatı geleneğinin yıllardır savunduğu gibi eleştirinin görevi yazarı övmek değil, metni sınamaktır ve tarihsel çizgisi, şiiri yalnızca estetik bir faaliyet olarak değil, düşünsel ve kültürel bir tartışma alanı olarak ele alır; yeni metinleri de bu sorgulayıcı ölçütle değerlendirir. Bu nedenle Zaman Koleksiyoneri hem güçlü hem de tartışmalı bir kitaptır.
Zamanın ontolojisi: Bergson’dan Heidegger’e uzanan bir şiir
Kitabın adı rastgele seçilmiş değildir. “Koleksiyon” sözcüğü nesneleri çağrıştırırken “zaman” elle tutulamayan bir olgudur. Şair tam da bu imkânsızlığı şiire dönüştürmektedir. “Tanrının yeryüzündeki gölgesi olan zaman her ikisine de vaktini ayırır / Gökyüzü ve gözlerimiz iki kez olgunlaşır.” (s.15) Bu iki dize kitabın poetik manifestosu sayılabilir. Zaman burada Newtoncu anlamda ölçülen fiziksel süre değildir. Henri Bergson’un durée (süre) kavramına yaklaşan, yaşanan ve bilinç içinde genişleyen zamandır. Bergson’a göre saatlerin ölçtüğü zaman gerçek değildir; gerçek zaman insan bilincinin içinde akar. Özertaş’ın zamanı da tam olarak böyledir. Fakat şair yalnızca Bergson’a yaklaşmaz. “Heideggerci zaman” da şiirin görünmeyen omurgasını oluşturur. Varlık ve Zaman’da Heidegger, insanın zamanı yaşayan değil, zaman tarafından kurulan bir varlık olduğunu söyler. Özertaş’ın şiirlerinde insan sürekli zamanın içinden geçmez; zaman insanın içinden geçer. Bu nedenle gökyüzünün olgunlaşmasıyla gözlerin olgunlaşması aynı olay hâline gelir. Burada dikkate değer olan, genç şairin felsefeyi alıntılamaması, onu imgeye dönüştürmesidir. İşte şiir tam burada doğuyor. Ne var ki aynı bölüm kitabın ilk zayıflığını da açığa çıkarıyor. Özertaş bazen düşüncenin cazibesine kapılıyor. İmgenin taşıyabileceği yükü kavramlara teslim ediyor. İyi şiir düşünceyi görünmez kılar. Büyük şiir ise düşüncenin şiir olduğunu unutturur. Bu bakımdan Ahmet Haşim’in metafizik yoğunluğu daha ekonomiktir. Sezai Karakoç düşünceyi imgelerin içinde saklamayı başarır. Özertaş ise yer yer düşünceyi doğrudan görünür bırakıyor. Bu kusur ilk kitaplar için anlaşılır olsa da gelecekte aşılması gereken temel sorunlardan biridir.
Ölümün coğrafyası: sis, ay ışığı ve ontolojik karanlık
Kitabın ikinci ana ekseni ölümdür. Ancak burada ölüm biyolojik son değildir. Şair ölümü sürekli dolaşan bir atmosfer olarak kuruyor. “Puslarla örtülü bir orman gibiydi yanı başımda zaman.” (s.17) Bu dize yalnızca güzel bir benzetme değildir. Bachelard’ın mekân poetikasını hatırlatan güçlü bir uzamsal kuruluştur. Sis burada belirsizliğin değil, varoluşun maddesidir. Zaman görünmezdir; fakat sis gibi her şeyi kaplar. Hemen ardından gelen dizeler bu atmosferi derinleştirir: “Ay ışığı orada toprağa uzanırdı / Ölüm işte öyle bir yerde dolanmaktı.” (s.17) Rilke’nin Duino Ağıtları’nda ölüm yaşamın içindeki ikinci nefes gibidir. Özertaş’ta ise ölüm yürüyen bir gölgedir. Bu bakımdan genç şair, Edip Cansever’in parçalanmış bireyinden çok Rilke’nin metafizik yalnızlığına yakındır. Ancak onu Rilke’nin taklitçisi yapmak da doğru değildir. Çünkü Özertaş ölümü Avrupa şiirindeki soyut trajediye değil, Anadolu’nun sessiz doğasına yerleştiriyor. Ay ışığı, toprak ve orman sürekli birlikte görünmektedir. Bu da şiire yerel bir damar kazandırmaktadır.
Belleğin şiiri: çocukluk, ay ışığı ve kırılganlığın estetiği
Zaman Koleksiyoneri........
