menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Muhafazakâr savrulma (II)

34 1
08.02.2026

Geçen yazıda Türkiye’de muhafazakâr düşüncenin zayıflığının Türkiye’ye özgü nedenlerine gelmiştik: süreklilik arz eden bir toplumsal-siyasal geleneğin yokluğu ve sivil toplumun zayıflığı.

İlk olarak, Türkiye bir asır kadar önce yaşadığı ve siyasal olduğu kadar kültürel de olan kendi geçmişinden kopuş sahici bir muhafazakâr ideolojinin oluşumu için bir handikaptır. Oysa böyle bir ideolojinin sosyolojik zemini olarak gelenek oluşumu süreklilik gerektirir. Bu kopuş Türkiye toplumunda yakınlara kadar etkisini sürdüren zihinsel ve kültürel bakımdan ikircikli bir durum yaratmış, adeta bir kimlik bunalımına yol açmıştır.

Türkiye halâ kültürel olarak neredeyse ‘’kendi içinde bölünmüş’’ insanlardan oluşan bir toplumdur. ‘’Eski’’ olanı sahiplenmenin (isabeti bir yana) zihinsel ve psikolojik zemini büyük ölçüde ortadan kalkmış olduğu gibi, ‘’yeni’’ olan da henüz sahiplenilecek kadar yerleşik ve tartışmasız bir gelenek halini almış değildir. Sonuçta toplumun halihazırda yaşamakta olduğu ve muhafazakârların sözcülüğünü yapabilecekleri istikrarlı bir gelenek yoktur.

İkincisi, söz konusu kopuşla da ilgili olan ama arka planı daha derin ve karmaşık olan bir olgudur. Bu, kısaca, Türkiye’nin güçlü bir -belki de hiç- sivil toplum geleneğinin var olmadığı gerçeğidir. Sivil toplum dediğimiz, kendi içinde gönüllü iletişim ve etkileşim ağlarını, ortak ihtiyaçlarını karşılama amaçlı sivil kurumları ve devleti de frenleyebilecek ara kurumları barındıran, kısaca kendi ayakları üstünde durabilen bir formasyondur. Oysa Türkiye muhafazakârlığın kendisine yaslanabileceği, sahiplenip sözcülüğünü yapabileceği bu türden gelenekli toplumsal yapı, kurum ve süreçlerden yoksundur.

Bu durumda Türkiye’nin varsayılan........

© Diyalog Gazetesi