Avrupa’da göç ve kimlik krizi
Avrupa son yıllarda yalnızca ekonomik ve siyasi krizlerle değil, aynı zamanda kimlik ve aidiyet tartışmalarıyla da yüzleşiyor. Artan göç dalgaları, kıtanın tarihsel hafızasında derin izler bırakırken, siyaset sahnesinde yükselen söylemler, toplumsal algıyı yeniden şekillendiriyor. Göçmenler bir yandan kültürel çeşitliliği zenginleştiriyor, diğer yandan siyasi söylemlerde “tehdit” olarak konumlandırılıyor. Bu ikili bakış, Avrupa’nın geleceğini belirleyecek en önemli sınavlardan biri haline geliyor.
Göçün kaynakları oldukça çeşitli. Afganistan, Suriye ve Libya’dan gelenler, savaş ve istikrarsızlık nedeniyle Avrupa’ya yöneliyor. Sahra altı Afrika’dan gelen göçmenler ise ekonomik krizler ve siyasi baskılar yüzünden kıtaya ulaşmaya çalışıyor. Türkiye üzerinden geçen rotalar, Akdeniz’in en tehlikeli geçiş noktalarıyla birleşiyor. Bu yolculuklarda binlerce insan hayatını riske atıyor; yalnızca 2026’nın ilk ayında Türkiye Sahil Güvenlik verilerine göre 2 bin 37 düzensiz göçmen yakalandı, 7 kişi ise denizde can verdi. 2015–2016 yıllarında Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşan 1 milyon sığınmacının neredeyse yarısının Suriyeli, beşte birinin Afgan, yaklaşık onda birinin ise Iraklı olduğu hatırlanıyor. Bu tarihsel dalga, bugünkü tartışmaların arka planını oluşturuyor.
Bu tartışmaların en somut yüzü Almanya’da görülüyor. 2025 seçimleri sonrası CDU/CSU lideri Friedrich Merz, Federal Şansölye olarak göreve geldi ve göç politikalarında daha sert bir çizgi benimsedi. Merz, iltica başvurularının AB dış sınırlarında yapılması gerektiğini savunarak “Almanya’nın sosyal uyum kapasitesi sınırsız değildir”........
