Taş, bal, zehir
Madde, başından geçenleri nereye koyar?
Taşların başına pek bir şey gelmediğini düşünürüz. Ne de olsa taş dediğin durur. Biz geçeriz önünden; bazen eğilip alır, bazen üzerine basar, bazen de kıymetli olduğuna karar verip parmağımıza takarız. Aslında taşın başına gelen biraz da bizizdir; onu bulan, nereden geldiğini merak eden, yontan, bir duvara koyan ve bazen karşısına geçip ona anlam yükleyen…
Taş ise bütün bunlardan önce de oradadır.
Bir vakit, dağın parçasıyken kendini derenin dibinde bulur. Hangi kıyıdan koptuğunu yüzüne bakarak anlayamayız. Sonra bir el onu oradan alır, yontar, başka taşların yanına koyar; bazen de kubbeye.
Kubbede tek bir taşın yapamayacağını taşlar birlikte yapar. Ağırlık, biçimin ve taşların kurduğu düzen içinde aktarılır; tek başına iken düşecek taş, o nizamın parçası olduğunda yüzyıllarca başımızın üzerinde kalabilir. Üstelik bütün o ağırlığın meydana getirdiği en kıymetli şey taş değildir; boşluktur.
Bunu öğrendiğimden beri taşa başka türlü bakıyorum.
Meğer bazı şeyler kapladıkları yerle değil, yer açtıkları şeyle kıymetleniyormuş.
Bir de kimsenin kıymetli demediği taşlar vardır; duvarın içinde kalan, temele giren, üzerine basılıp geçilenler. Eski bir kaldırım taşının ortasındaki aşınma, kimin geçtiğini söylemez. Taş ketumdur ama geçildiğini de inkâr edemez.
Biz başımızdan geçenleri anlatırız; taşın böyle bir imkânı yoktur.
Onun başından geçen biraz da üzerinde kalır.
Bir deniz kabuğunu kulağımıza dayadığımızda içinde saklanmış bir denizi değil, denize benzeyen bir uğultuyu duyarız. Sonra denizden çok........
