menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ben böyle(mi)yim?

204 0
23.08.2026

Luigi Pirandello’nun ‘Biri, Hiçbiri, Binlercesi’ romanında Vitangelo Moscarda’nın hayatındaki çatlak, karısının sıradan bir cümlesiyle açılır. Karısı burnunun hafifçe sağa eğri olduğunu söyler. Moscarda şaşırır; kendi yüzünün bu özelliğini o güne kadar hiç fark etmemiştir. Fakat onu asıl sarsan burnunun eğriliği değildir. Karısının yıllardır baktığı yüzde, kendisinin hiç görmediği bir şey vardır. Demek ki karısının gördüğü Moscarda ile onun kendisini gördüğü hali bütünüyle benzeşmez.

Bu küçük fark giderek daha büyük bir soruya dönüşür. Karısının tanıdığı Moscarda ile arkadaşlarının bildiği Moscarda da birbirinden farklı olabilir. Üstelik bunların hiçbiri onun kendisi olduğunu düşündüğü kişiyle tam olarak örtüşmek zorunda değildir. Moscarda kendisini tek bir kişi sanırken, başkalarının zihninde farklı biçimlerde var olduğunu fark eder. Pirandello’nun burundan başlayıp vardığı yer tam da burasıdır: Kendimizi yalnız kendi gözümüzden tanımayız.

Başkalarının bizi nasıl gördüğü, zamanla bizim kendimizi nasıl gördüğümüze de karışır. “Sen zaten insanlarla kolay anlaşırsın”, “Sen kararını kolay kolay değiştirmezsin”, “Sen yalnız kalmayı seversin”, “Sen böyle şeyleri önemsemezsin” gibi cümleler önce birer gözlem gibi duyulur. Fakat yıllar boyunca aynı özelliklerimiz görülüp adlandırıldıkça, biz de kendimizi o kelimelerle anlatmaya başlayabiliriz. Bir süre sonra başkalarının bizi nasıl bildiğiyle bizim nasıl biri olduğumuzu sandığımız şey arasındaki sınır eskisi kadar belirgin olmayabilir. O zaman soru yalnızca başkalarının bizi nasıl gördüğünden ibaret olamaz: “Ben böyleyim” dediğimiz şeyin ne kadarı gerçekten bize aittir?

“Ben böyleyim” dediğimiz özelliklerin bir kısmının neden bu kadar kalıcı olduğunu anlamak için biraz geriye gitmek gerekir. Bir çocuk sakin olduğunda daha kolay seviliyor, başarılı olduğunda daha çok görülüyor, uyumlu olduğunda çevresindeki gerilim azalıyorsa kendisine bilinçli olarak bir kişilik inşa etmiyordur. Hangi tarafının karşılık bulduğunu, hangisinin ortamı gerdiğini, ne yaptığında yakınlığın arttığını öğreniyordur. Zamanla karşılık bulan taraflarını daha sık göstermesi şaşırtıcı gelmez. Kimliğimizin ilk taslakları da biraz böyle oluşur; mizacımızla ilişkiler içinde öğrendiklerimiz birbirine karışır.

Bunların ilişki içinde öğrenilmiş olması, bize ait olmadıkları anlamına gelmez. Çalışkan biri çalışmayı gerçekten sevebilir, başkalarını gözeten biri içtenlikle cömert, zor zamanlarda ayakta kalan biri sahiden dayanıklı olabilir. Bir özelliğin nereden geldiğinden çok, hâlâ seçeneklerden biri olup olmadığı önemlidir. Kararlı biri fikrini değiştirebiliyor mu? Herkesin sosyal bildiği biri yalnızlığı seçtiğinde kendisini açıklamak zorunda hissediyor mu? Bir özelliğe sahip olmakla ondan başka türlü olamamaya başlamak arasındaki fark burada belirginleşir.

Yetişkinlikte bu rollerin çoğunu artık kimsenin açıkça talep etmesine gerek kalmaz. “Ben hallederim”, “Ben böyle şeylere takılmam”, “Ben kimseye yük olmam” derken karşımızda bunları isteyen biri bulunmayabilir. Eski beklenti çoktan içeride kendine bir yer edinmiştir. Rolün kalıcılığını alışkanlık tek başına açıklamaz. O rol sayesinde güvenilir........

© Diken