menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Galatasaray'ın başarısızlığı

27 0
20.03.2026

Galatasaray'ın başarısızlığıG

2023 yılının Nisan ayında, NBA’de sezonun en iyi takımı Milwaukee Bucks, playoff’un ilk turunda elendi.

Sezonun en değerli oyuncusu adayı Giannis Antetokounmpo 38 sayı atmıştı ve hatta sırtındaki sakatlığa rağmen sadece iki maç kaçırıp geri dönmüştü, ama o da yetmedi.

Sekizinci sıradaki Miami Heat’e uzatmada yenildiler.

Maçın sonundaki basın toplantısında bir muhabir Giannis’e, “Bu sezonu başarısızlık olarak görüyor musun?” diye sorduğunda aldığı cevap benim ‘ilham aldıklarım’ listemde hâlâ en başlarda.

“Oh my God” diye lafa başlayan Giannis:

“Sen her yıl terfi alıyor musun işinde? Hayır değil mi? O zaman terfi almadığın her yıl başarısızlık mı sence? Michael Jordan 15 yıl oynadı, altı şampiyonluk kazandı. Diğer dokuz yıl başarısızlık mıydı?” diye başladığı konuşmasını:

“Sporda başarısızlık diye bir şey yoktur. İyi günler vardır, kötü günler vardır. Bazı günler senin günündür, bazı günler değildir. Biz 1971’den 2021’e kadar 50 yıl şampiyonluk kazanamadık, o 50 yıl başarısızlık mıydı? Hayır. Adımlardı” diyerek tamamladı.

Nike o gece tweet attı: “There’s no failure in sports. It’s steps to success.”

Yüz milyonlarca kişi izlemiş olmalı o basın toplantısını, benim sitemde de en sevdiğim filmlerden biri o.

İki gün evvel benzer bir olay yaşadım içimde.

Galatasaray, Anfield’da Liverpool’a 4-0 yenildi. İstanbul’daki 1-0’lık avantajı kaybetti ve Galatasaray Futbol takımı bu senelik Şampiyonlar Ligi’nden elendi.

Maç bittiği saniye başladı taşlama.

Çok kötü. Çöktü. Rezalet. Boylarını aştı. Hezimetle veda.

Demiyorum ki, “Harikaydık alkışlayalım”, zaten dört-sıfır yenildin alkışlanacak çok bir şey yok çarşamba gecesi için, ama ‘başarısızlık’ diye damgalanacak hiç bir şey de yok bence.

Hafızamızı bir tazeleyelim isterseniz.

Bu sezon Galatasaray Şampiyonlar Ligi’ne değerli takımlar sıralamasında 24’üncü olarak girdi.

Ama son 16’ya kalanlar arasında 15’inci sıradaydı.

Yani bu turnuvanın nispeten ‘hafif siklet’ takımlarındandı desem çok yanlış olmaz sanırım.

Buna rağmen Juventus’u toplam yedi gol atarak eledi.

Liverpool’u İstanbul’da iki kez yendi, hem de tek gol yemeden.

Gelelim çarşamba gecesine.

Takımın iki canavarından birinin kolu kırıldı, birinin parmağı feci şekilde kesildi.

Kaleci hariç takımın geri kalanının da iyi bir gününde olduğu pek söylenemez.

Şimdi siz bana söyleyin lütfen, kolu kırık Osimhen sahada kalmaya çalışırken, parmağı kopmuş Lang sedyeyle taşınırken, Uğurcan gününde olmayan bir takımı sırtında taşırken ve tabii ki bu takımı buraya kadar da aslında bu futbolcular getirmişken, bu takıma ‘başarısız’ demek yakışık alır mı?

Neyse konum bu kadar detay futbol değil zaten, ben kendi derdime döneyim müsaadenizle.

Salı ve çarşamba oynanan maçlarda tek yenilen ve tek elenen de Galatasaray değildi, hatırlatmak isterim.

Bodø/Glimt, Chelsea ve Leverkusen de, Manchester City, Newcastle, Atalanta ve Tottenham da aynı Galatasaray gibi elendi.

Tamam Galatasaray belki çarşamba gecesi kötü bir oyunla elendi ama, bu sadece Galatasaray’ın değil her takımın başına gelebilecek bir şey. 

Haa bu arada, bahsettikleri rezillik eğer yenilen gol sayısıyla orantılıysa, Galatasaray’dan daha rezil olan altı takım var sekiz elenen arasında. 

Bu değinmek istediğim ilk konuydu.

İkinci olarak Bodø/Glimt olayı var yazmak istediğim.

Norveç’de, Kuzey Kutup Dairesi’nin üzerinde, 52 bin nüfuslu bir balıkçı şehri bu Bodø. 

Galatasaray’ın durumunu kesinlikle Bodø ile kıyaslamamak lazım düşüncesindeyim.

Dünya basınını Claude ile taradım meraktan.

Bloomberg yazmış, CNN psikoloji profesörüyle röportaj yapmış, beIN Sports ‘Kutuptaki Dev Katiller’ diye başlık atmış.

Hepsi de güzel ve hayranlık dolu yazılar.

Ama dikkatimi çeken bir şey oldu hepsinde.

Bodø/Glimt’in kaptanı Patrick Berg elenme sonrası “Fantastik referans noktaları edindik, bu seviyede kendimi daha aç hissettim” demiş.

Teknik direktör Knutsen ise “Harika bir yolculuktu” demiş.

Yani 2025-2026 sezonunda takım, şehir ve basın güzel bir macera yaşadı, herkes sevindi ve perşembe sabahı mutlu mutlu evlerine döndüler.

Önemli bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum burada lütfen.

Bodø’nun hikâyesi güzel, ama bu bir ‘macera’ hikâyesi.

Bir şehir takımı olarak hayatlarının sezonunu yaşadılar ve mutlu oldular.

Hak da ettiler, kimse bir şey diyemez.

Bakın dünya basını da, kendi basını da Bodø/Glimt sonucunu farklı yazdı, çünkü Bodø’nun bir iddiası yoktu.

Ve iddiası olmayan bir takım kaybedince ‘peri masalı gibi’ algıladı herkes.

Ama iddiası olan Galatasaray 4-0 kaybedince, ‘hezimetle veda’ yazdılar.

Aradaki farkı iyi anlamak lazım.

Galatasaray’ın hikayesi aslında bu fark.

Galatasaray’ın derdi Şampiyonlar Ligi’nde macera yaşamak değil, hiç de olmadı.

UEFA şampiyonu bir takımdan bahsediyoruz, unutmayalım.

Galatasaray artık bir üst mahalleye taşınmak istiyor.

Barcelona’nın, Liverpool’un, Bayern Münih’in, Real Madrid’in yanına, aynı sokağa kalıcı olarak yerleşmek istiyor senelerdir.

Bunu hem her yerde dile getiriyor, hem de akıllı bir stratejiyle uğraşıyor tüm kaynaklarıyla.

Kulüp de söylüyor, başkan da söylüyor, teknik direktör de söylüyor ve taraftar da inanıyor zaten buna kalpten.

Vizyon bir üst mahalleye taşınmak.

Galatasaray olarak eğer gerçekten oraya taşınmak istiyorsak da, o mahallenin kirasının bazen 4-0 yenilmek, bazen kolu kırılmış ya da parmağı uçmuş adamla savaşmak, bazen rezil ve bazen de vezir olmak olduğunu artık kavramamız gerekiyor.

Evvelki hafta 52 bin kişi Liverpool’a gülmüştü Sami Yen’de, bu hafta 60 bin kişi Galatasaray’a güldü Anfield’da.

Oyunun ve sporun güzelliği de bunun üzerine kurulu zaten.

Kira, ertesi sabah ‘Hezimetle veda’ manşetlerini yutkunarak okumak zaten ve unutmayın, o kirayı ödemeyen de o mahalleye taşınamaz öyle damdan düşme.

Siz zannediyor musunuz Liverpool’un hatırlamak istemediği akşamları hiç olmadı?

Daha geçen hafta ve ondan birkaç hafta evvel iki kere biz dalgamızı geçiyorduk Liverpool ile.

Aslında normal olan bu, spor demek zaten bu, işin doğası bu ve zaten de ‘kira’ bu.

Eleştiri iddialıya gelir, iddiasıyla orantılı gelir ve bu çok normaldir.

Dalga geçmeğe ve küçümsemeye hiç gerek yok, hiç hak yok ve hatta çok ayıp.

Güzel eleştiriyi herkes duymak ister, ama dalga geçenlere sormak lazım değil mi, “Sen neredesin arkadaş?” diye.

Ben bir zamanlar -bir konuşma esnasında yanılmıyorsam- Galatasaray için ‘oyundaki sinek ikili’ diye bir laf ettiklerini hatırlıyorum.

Hatırlatmak isterim ki oyundaki sinek ikili olmak için önce oyunda olmak gerekiyor.

Galatasaray bu sezon Avrupa’da oyundaydı.

Juventus’u eledi, Liverpool’u iki kez yendi, Atletico’yu tuttu, Anfield’da 4-0 yenildi ama oradaydı.

Sahada, oyunda, masada, oyuncuların ve kartların arasında.

Peki eleştirenler, dalga geçenler, küçümseyenler, onlar neredeydi?

Zaten bu yazıyı yazmak istememin sebebi de bu:

Bir şey inşa etmeye çalışanlara gösterilen tutumun hep aynı olması.

Sporu çok seven ve sporun içinden bir insan olarak büyük vizyonların ve hakkıyla verilen emeğin bir gecede çökmeyeceğini artık anlamamız gerektiğini vurgulamak.

İster sıfırdan bir şey inşa edin, ister kimsenin kuramadığı ve inanmadığı bir hayali kovalayın, isterseniz de ağır sıklette dövüşmeye çıkın, bir terslik olduğunda koro halinde, “Boyunu aşan işlere kalkışırsan olacağı buydu” diyen o güruh, aslına bakarsanız her zaman aynı refleks, aynı ezber ve aynı sığlıktaki kalabalık oluyor, dikkat edin.

Halbuki sahada olmanın, denemenin, yenmenin, yenilmenin, ne olursa olsun ayakta kalkmanın ve tabii ki her sene o arenaya tekrar tekrar çıkmanın çok ama çok önemli bir değeri var.

Süreç bilmeyen ve aslında hiçbir sürecin içinden geçmemiş olanlar böyle bir değeri nasıl görebilir ki?

Bunlar ana fikri de hiçbir zaman anlayamayacaklar ne yazık ki.

Galatasaray önceden planlanmış bir yolunun üzerinde tıkır tıkır ilerliyor, Anfield kesinlikle son durak değil.

4-0 evet bir ders, ama ne ilk ne de son ders olacak.

Sadece bir spor dersi de değil bu, hepimize ve her şeye ders bakmasını bilenler için.

Çarşamba gecesi evet kötü oldu, ama bu, sonuçlanan ne ilk ne de son kötü gece olacak.

Hepimizin hayatı gibi, işi gibi, gücü gibi ve günleri gibi.

Eğer yaptığımız işin sonunda kimse bize bir şey demiyorsa, kimse bizi eleştirmiyorsa ya da kimse bizimle dalga geçmiyorsa…

Buna çok da sevinmeyelim derim ben.

Çünkü ‘sessizlik’ bizden zaten hiçbir şey beklenmediği anlamına gelir.


© Diken