Huysuz ihtiyar harikalar diyarında
Huysuz ihtiyar harikalar diyarındaH
Erken düştüm yola. Epeydir İstiklâl Caddesi’nde yürümemiştim. Halbuki en sevdiğim güzergâhlardandı, Haliç’e, kendi meyhaneme giderken…
Balık Pazarı’na uğrayıp ihtiyaca göre balık siparişi verirken Ahmet’le (Sönmez. Kaybettik maalesef. Şimdi balıkçı da kalmadı neredeyse) çay içip iki muhabbetin belini kırmak, bazen Senin Ciğerci’den kelle tandır ayıklatıp Merih’te (kapandı maalesef) bira ya da bir-iki kadeh rakı parlatıp öyle yola devam etmek… İmroz’un (o da kapandı maalesef) sahibi Yorgo amca da (Okumuş. Onu da kaybettik maalesef. 1921-2015) bir masada gazetesinin bulmaca sayfasına gömülmüş olurdu.
Yüküm yoksa İstiklâl’den yürüyerek devam ederdim.
Yok, ben bile görmedim “Beyoğlu’na şapkasız, takım elbise, kravat, hatta tıraşsız çıkılmaz” zamanlarını. Gerçekten tam böyle bir dönemi olmuş mudur, onu da bilmiyorum. Ama İstiklâl’in başından sonuna omuz yemeden, itilip kakılmadan, üstüne üstüne yürünmeden, bir de hata sendeymiş gibi ters bakışlara maruz kalmadan geçebilirdin. Otobüste kimse bağırarak cep telefonuyla konuşmuyordu sanki. Metroda binecekler inenlere izin verir miydi bilmem, henüz metro yoktu. Ama şimdi, ineceklere yol vermeden hücum ediliyor yer kapmak için.
Diyeceklerim aynıyla vaki. Dedim ya, erken düştüm yola, şöyle geze geze tadını çıkara çıkara revan olmak için. İmam Adnan Sokak’a kadar dayanabildim; kırdım dümeni sağa, arka, ara sokaklara yöneldim. Buralarda da araç trafiğine kapalı olmasına rağmen motosiklet teröründen kaçış yok. Karşıdan karşıya geçerken yaya geçidinde olsanız bile yol vermeyi gururuna yediremeyen sürücülere diyecek lâf kalmadı.
Bayrampaşa’da bir meyhaneye gitmek niyetim. Tarlabaşı’ndan otobüse bindim, şoför yolculardan, yolcular birbirinden nefret ediyor. Bugüne kadar selamımı alan pek az şoför oldu. Sırt çantasıyla binip etrafı eze eze ilerleyenler artık sıradanlaştı; telefonda hoparlörden konuşan mı? Kim konuşmuyor ki?
Vatan Caddesi’nden M1 metrosuna bindim, şikâyetlerimi uzatmayacağım.
Sağmalcılar durağından sonra 15 dakikalık yürüme mesafesinde Meşe Restaurant. Tam nasıl anlatsam? Vatan Mahallesi’nde, bir kavşakta. Girişi Eski Kaldırım Sokak’ta. Sol cephesi Esenler Caddesi’ne, sağ cephesi Emek Sokak’a bakıyor. Pencereleri cadde tarafında. Perdeler sıkı sıkıya kapalı. Giriş kapısı da öyle, içerde nasıl bir ortamla karşılaşacağınıza ilişkin en küçük bir ipucu yok. Bu taraklarda bezi olmayan için bir muamma, hatta caydırıcı bile. Ama içeri girince…
Her defasında harikalar diyarına geçmiş Alice gibi oluyorum. Ortam ne kadar loş olursa olsun içim açılıyor. İnsanlar gülümseyerek, gülerek muhabbet ediyor, herkes birbirine selam veriyor, selamın alınıyor. Aynı kapıdan geçilecekse geçiş üstünlüğü olan bile diğerine nezaketle yol veriyor ki bazen “Olmaz, önce siz buyrun”larla iş uzuyor. Burada da kimse ‘takım elbise, kravat, fötr‘ stereotipine uymuyor ama herkes edepli, adaba uygun davranıyor. Hem de gayriihtiyari.
Bunca şikayetime bakıp da fanusta yetiştiğimi düşünmeyin. Sıradan, işçi sınıfından bir ailenin ferdiydim. Hayat o zamanlar da zordu. Ama kabalık hor görülürdü, şimdi iktidar oldu. Deminden beri söylenmeme neden olan fitili ateşleyen biraz da Oksijen Gazetesi’nde (6-12 Şubat 2026) Çınar Oskay’ın Sloven filozof, sosyolog ve hukuk teorisyeni Renata Salecl ile yaptığı söyleşi oldu. Söyleşi, Salecl’in yakında çıkacak kabalıkla ilgili kitabı vesilesiyle yapılmış. Ve kötü haber ‘Dünyada (da) kabalık salgını var‘mış. Söyleşinin bana göre en vurucu cümlesi ise “(…) nefes alabildiğiniz alanları koruyun” idi.
Ben kendi nefes alanıma, harikalar diyarıma döneyim en iyisi.
Meşe’ye girince içim açıldı. Salon, girişten sonra arkaya doğru genişleyen üçgenimsi bir formda. Giriş kapısının hemen solunda bira kasaları, fıçıları, rakı kolileri var. Stok göz önünde. Sonra üç sıra yüksek birahane masası, bitiminde genişçe bir bar. Cadde manzaralı taraf burası. Tül perdeler sıkı sıkıya kapalı, yetmezse........
