Hikayeni kim anlatacak; Alzheimer!
Hikayeni kim anlatacak; Alzheimer!H
Gerçek dünyada yaşadığım trajik bir karşılaşma hazırladı bu yazıyı…
Lancet araştırmasını satır satır okuduktan sonra izlediğim muhteşem bir film geldi aklıma; ‘Still Alice’!
İnsanın ben dediği şeyin hangi ipliklerden dokunduğunu acımasız bir berraklıkla gösteren bir yapıt.
Kendi iç dünyasından tahliye edilen Alice’in öyküsü…
Aslında şirketlere eğitim verirken paylaştığım, bazı istatistiklerle dikkat çekmeye çalıştığım; ancak genellikle ‘hocam paradan bahset’ mesajlarıyla kısa kestiğim bir konu: Alzheimer.
Araştırmalar dehşetle şunu gösteriyor, zenginleşen ülkelerde toplumdaki Alzheimer hastaları oranı, hızla büyüyen şirketlerde kurucu ilk kuşağın hastalığa yakalanma oranı hızla artıyor.
Üstelik ulaşabildiğim son Lancet araştırması, yalnızca oranın değil hızın da arttığını söylüyor.
Kariyerimizin peşindeyiz, işimizin hamalıyız, paranın efendisiyiz fakat hayatımız küçük küçük kırılıyor…
Ünlü psikolojik hastalıklar kitabı DSM’in en kritik ve kronik artış oranları uykusuzluk başlığında yazılıyor. Uykusuzluk psikolojik bir sorun kabul edilmeye başladıktan sonra, dün ile bugün arasında yazılan ilaç oranı on kat artmış.
‘Ben zor uykuya geçiyorum’ ya da ‘Gözüme kan oturdu’ cümlelerinin, üzerine freni patlamış halde gelen bir kamyonu fark etmeme aymazlığıyla dile getirildiği sokaklarda, belki sanat bu kritik felakete dikkat çekmeye yardım eder.
Yoksa neden anlatılır ki bir insanın hikayesi?
Neden ayna tutar ki sahne ya da beyazperde?
Ben, sanat ile uyaracağım bu köşenin okurlarını; amcamın beni geçen hafta komşunun damadına benzetmesini hiç unutmadan…
‘Still Alice’ Oscar’ı almasına rağmen, biraz değerinin farkına varılmadan kıyıda kalmış olsa da hafızasını kaybeden bir kadını değil, kendini savunan insanı anlatan bir film olduğu için bende çok kıymetli. Bu arada Fromm’un ‘Man for himself’ kitabını anımsamamak da elde değil.
Filmde Alice Howland’ın başına gelen şey yalnızca unutmak değildir. O, yavaş yavaş kendi iç evinden tahliye edilir. Üstelik bu tahliye, bir patlama, büyük bir melodram, ani bir felaket gibi değil; küçük eksilmeler, duraksamalar, isim kaçırmalar, yön kayıpları ve cümle kırılmalarıyla olur.
Film bu yüzden çarpıcıdır: Alzheimer’ı sinemada sık görülen ‘acı çeken hasta’ klişesine hapsetmez.
Alice’i önce hasta olarak değil, zihinsel gücüyle var olmuş bir kadın olarak kurar perdede…
Columbia’da dilbilim profesörüdür; hayatını kelimelerle, anlamla, bellekle, kavrayışla kurmuştur. Trajedi burada başlar. Çünkü hastalık herhangi birine değil, dili meslek edinmiş bir insana saldırır. Alice’in yıkımı, bir piyanistin parmaklarını, bir ressamın gözlerini, bir oyuncunun sesini kaybetmesi gibidir.
Hatta daha ağırdır: Alice yalnızca yaşam aracını değil, kendisini kaybeder.
Filmin yönetmenleri Richard Glatzer ve Wash Westmoreland, Lisa Genova’nın romanından uyarlanan bu hikâyeyi büyük sinemasal gösterişlere boğmaz. Filmin dramatik stratejisi sadedir; kamera bağırmaz, müzik seyirciyi zorla ağlatmaz, sahneler büyük patetik zirvelere........
