menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Davadan Devlete İsmailik

8 0
20.07.2025

Karmatiler’e karşı yükselen nefret kimi irfan ehlinin de Karmati suçlamasıyla saf dışı edilmesine zemin oluşturuyordu. Siyasi ve ekonomik menfaatler akide düzeyinde bir çatışmaya indirgeniyor ve hakikatle siyaset arasında nice başlar düşüyordu. Ünlü mutasavvıf Hallac-ı Mansur’un Abbasi sülalesinin bazı üyeleri de dâhil, halk arasındaki büyük etkisi, kendisine karşı bazı çevrelerin kıskançlığını uyandırmış ve onun bir Karmati ajanı olduğuna dair bazı suçlamalar yapılmıştı. Mansur’un sembolik sözlerinin ve uzak ülkelere yaptığı gezilerin kasten yanlış yorumlanması, ardından izleyicileri tarafından birçok tarikat kurulacak olan Tanrıyla özdeşlik iddiası şeklinde yorumlanan sözleri nedeniyle bu karmaşık düşünürü mahkûm ettirmek için düşmanları yeterli bahaneyi bulmuştu. Birkaç yıl tutuklu kaldıktan sonra, 921 yılında, Hallac’ın mahkemesi resmen başladı. Birçok entrikanın sonunda Hallac-ı Mansur ölüme mahkûm edildi. İşkence yapılıp çarmıhta dolaştırıldıktan sonra, Bağdat’ta toplanan büyük bir kalabalığın önünde parça parça edilerek öldürüldü. Vezir Ali b. İsa’nın Hallac-ı Mansur’a gösterdiği merhametli yaklaşım, düşmanları tarafından Karmatiler’e karşı duyulan yakınlığın başka bir kanıtı olarak gösterilecekti. Ama Hallac’ın anısı onu bütün muhaliflerin de kutsal şehidi yapmaya yetecekti.

Karmati lideri Ebu Tahir’in yıkıcı etkinlikleri Ocak 930’da tam Hacc mevsiminde Mekke’ye giriştiği saldırıyla doruğuna ulaştı. Karmatiler günler süren işgalleri sırasında çok sayıda hacıyı ve Mekke yerlisini öldürdüler, Harem-i Şerif’te ve diğer kutsal yerlerde akla gelmedik taşkınlıklar ve soygunlar yaptılar. Kâbe’deki Hacerül-Esved’i alarak başkentleri el-Ahsa’ya götürdüler. Bu hareketle İslam Çağı’nın sona erişini sembolize ediyorlardı. Karmatiler’in Mekke’de yaptıkları taşkınlıklar İslam dünyasında şok etkisi yarattı. Olayın hemen ardından Fatımi halifesi el-Mehdi, Ebu Tahir’e bu davranışını sert bir dille kınayan bir mektup göndererek, Hacerül-Esved’in Mekke’ye iade edilmesini istedi. Ne var ki, Ebu Tahir onu da, Abbasiler’in aynı yöndeki isteklerini de geri çevirdi. Bahreyn’den sonra Hicri 318 yılında Umman’ı da ele geçiren Ebu Tahir Arabistan’ın tartışmasız efendisi olmuş ve çevredeki hükümdarlara dehşet salmıştı. En sonunda Irak’ı işgale kalkışacak konuma gelen Ebu Tahir, Hicri 319 yılında Karmatiler’in başında Kûfe’ye dek ilerledi. Kenti yirmi beş gün boyunca talan ettikten sonra Bahreyn’e geri dönmeye karar verdi. Hicri 316 yılından beri Mehdi’nin zuhurunu beklemekte olan Ebu Tahir, Eylül-Ekim 931’de iktidarı Zekeriya adında İsfahanlı genç bir İran’lıya devretmişti. Ebu Tahir, Bahreyn’e birkaç yıl önce gelen ve kısa zamanda yönetici çevre içinde etkin bir konuma yükselen bu genç İran’lının Mehdi’liğini fiilen kabul etmişti. Ancak, bunun Karmati hareketi için felaket derecesinde sonuçları olacak bir karar olduğu kısa zamanda ortaya çıktı ve olaylar Mehdi’nin zuhurunu bekleyen Karmatiler’in umduklarından çok farklı yönde gelişti. Mehdi’nin ortaya çıkışı için seçilen tarih, Zerdüşt’ün ölümünün 1500. yılına denk getirilmişti. Bu tarih Zerdüşt’e atfedilen kehanetlerde Zerdüşt’çülerin ya da Mecusiler’in iktidarının yeniden kurulacağı tarih olarak gösteriliyordu. Zerdüşt’çü olduğu rivayet edilen genç İsfahanlı, eski İran krallarının soyundan geldiğini öne sürüyor, Arap düşmanı ve genel ahlak anlayışına karşıt görüşler ifade ediyordu. Mehdi’nin gelişi ve İslam Çağı’nın sona ermesiyle ilgili kehanetlerde anlatılan şeyler, Muhammed ve diğer peygamberlere küfretmek, dini kitapları yakmak ve ateşe tapmak gibi birçok tuhaf törenlerin de icat edilmesiyle neticelenmişti. Bununla da kalmayarak, bazı şefler hatta Ebu Tahir’in akrabaları da dâhil olmak üzere Bahreyn’in önde gelen Karmatiler’ini katlettirmeye başlamıştı. Sonuçta tam seksen gün bekledikten ve kendi yaşamı da tehlikeye girdikten sonra, Ebu Tahir, nihayet bir sahtekâr olduğunu kabul eden bu genç adamı öldürtmek zorunda kaldı. Bundan birkaç yıl sonra, Abbasi halifesi Razi’nin Zerdüştçüler’in başrahibi İsfendiyar b. Azerbad’ı Ebu Tahir ile işbirliği yaptığı suçlamasıyla idam ettirmesi de ilginçti.

Karmatiler sonunda Abbasiler’le anlaştılar. Abbasiler’le yaptıkları barış anlaşmasına saygı gösteren Bahreyn Karmatiler’i, 950-951’de Fatımi halifesi Mansur’un ricası ve Abbasiler’den aldıkları büyük paralar karşılığında Hacerül-Esved’i iade etmeyi kabul ettiler. Önce Kûfe’ye götürülerek Ulu Camide sergilenen Hacerül-Esved, ardından Mekke’ye taşınarak, Kâbe’de neredeyse yirmi iki yıldır boş duran yerine yerleştirildi. Bu tarihten sonra on yıldan uzun bir zaman için Bahreyn Karmatiler’i sessizliğe büründü.

El-Aziz’in halifeliğinin sonunda, Fatımi İmparatorluğu kurumsal olarak en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Fatımi hâkimiyeti Atlas okyanusu ve Batı Akdeniz’den Kızıldeniz’e Hicaz, Yemen, Suriye ve Filistin’e uzanan geniş bir coğrafyada kabul ediliyordu. Hint alt kıtasındaki Multan’da hatta kısa bir süre için de olsa Abbasi başkentinin burnunun dibindeki Musul’da, hutbe Fatımi halifesi adına okunuyordu. Aynı zamanda, başta İran’ın çeşitli bölgeleri olmak üzere imparatorluk sınırları dışındaki birçok ülkede Fatımi daileri faaliyetlerini sürdürüyordu. Devlet yönetiminde hoşgörü politikası uygulayan el-Aziz’in kendisi ise Kerbela’nın yıl dönümlerinde yas törenleri düzenlenmesini teşvik eden ve Gadir Hum’un yıl dönümlerinde görkemli bayramlar yaptıran inançlı bir Şii’ydi. Sünniler bu tür kutlamaları Şiiler’den öğrenecek ve Kutlu doğum kutlamaları gibi alternatif kutlamalar geliştireceklerdi.

Bu iki yıl dönümü Mısır’da ilk kez el-Muiz tarafından anılmaya başlanmıştı. Bu Şii törenlerin İslam dünyasında ilk kez açıkça yapılması ise Büveyboğulları’ndan Muiz ed-Devle’nin saltanatı zamanında, 963–964 yıllarında Bağdat’ta başlamıştı. Kendileri başlangıçta Şiiliğin Zeyd koluna bağlı olan Büveyhoğulları’nın iktidarı döneminde Oniki İmamcı Şii düşünceleri ve pratikleri sistemleştirilmeye başlanmıştı.

Veliaht olan el-Hâkim, Mısır’da doğmuş olan ilk Fatımi halifesiydi ve her bakımdan hanedanın en karmaşık kişiliğiydi. El-Aziz, orduya Fatımiler’in başlangıçtaki belkemiği olan Berberiler aleyhine, başta Türkler olmak üzere başka kavimlerden gelen askerleri alan ilk kişiydi. Bu yola, doğuya yayılmayı kolaylaştırmak için başvurmuştu, çünkü Türkler yetenekli savaşçılar olmalarının yanı sıra, Fatımiler’in doğuda aleyhlerine genişlemek istedikleri Abbasiler’in hizmetinde deneyim kazanmış bir gruptu. Berberiler’in hoşnutsuzluğuna rağmen, Türkler kısa sürede orduda en önemli konumları ele geçirdiler ve bu durum, ordu içinde geleneksel olarak Fatımi askeri gücünün temelini oluşturan Berberiler’le, başını Türkler’in çektiği yeni gelen doğulu askerler arasında ciddi bir rekabet ve düşmanlığın gelişmesine yol açtı. Bu rekabet, el-Hâkim’in saltanatının ilk yıllarında açık bir savaş noktasına geldi. Türk ve berberi komutanlar arasında bir dizi mücadele ve savaş yaşandı. Türkler bütün emperyal devletler için vurucu bir güç olmuşlardı; dost düşman herkes onların yeteneklerinden faydalanmaya başlamıştı.

El-Hâkim, bilge ve zeki bir liderdi. Bilim ve sanata verdiği önemden dolayı takdir ediliyordu. El-Hâkim, aynı zamanda, devlet işlerinin yanı sıra dava örgütlenmesine de büyük önem vermiş ve dailerin eğitimine özel bir dikkat göstermişti. Hıristiyanlar’a ve Yahudiler’e yönelik birçok kısıtlama getirmiş ve onları İslam şeriatına uymaya zorlamıştı. İktidarı boyunca çok sayıda kilise ile manastır yıkılmış ya da camiye çevrilmiş bunlara ait mal varlıklarına el konmuştu. Sadece, Sina Dağı’ndaki Hıristiyan manastırı esirgenmişti. El-Hâkim, tüm dünya Hıristiyanları’nın infialini ve Bizans ile Fatımiler arasındaki ateşkesin bozulmasını göze alarak, 1009 yılında Kudüs’teki Kutsal Mezar Kilisesinin yıkılmasını bile emretmişti. Bunun sonucunda, İmparator II. Basil 1015–1016 yılında Bizans ile Fatımi imparatorluğu arasında ticareti yasaklayan bir ferman yayımlamış, böylelikle Fatımiler’in Avrupa ile olan ticaretlerini sekteye uğratmak istemişti. Öte yandan 1013 yılında, zorla İslama döndürülmüş Hıristiyanlar’la Yahudiler’e gerçek inançlara dönme ve Bizans topraklarına göç etme izni de vermişti. Gerçekten ironik bir kişiliği vardı. Gayri Müslimlere yönelik baskı döneminde, Sünniler de dönem dönem şiddetlenen bazen de gevşeyen bir baskıya maruz kalmıştı. Dini politikalarının arasında, uyruklarının ahlak standartlarıyla yakından ilgilenmiş, kamu ahlakını düzenlenmeye yönelik çok sayıda ferman yayımlanmıştı. Adalet anlayışını, sert cezalar şeklinde ifade ediyordu. Uzun saltanatı boyunca, sıradan mahkûmların yanı sıra, çok sayıda vezir, vasıta, komutan ve diğer yüksek yöneticiyle, birçok cariyesini de idam ettirmişti. Kurbanlarının listesi dava örgütünü de kapsıyordu. Çok sayıda İsmaili dai ve kadısı da halifenin emriyle canlarından olmuştu.

Yükselen Fatımi davası Abbasi halifeliğine karşı birçok alanda başarı kazanıyordu. Fatımi davasının kendisine bağlı topraklarda, Bağdat’ın burnunun dibinde kazandığı başarıdan telaşa kapılan Abbasi halifesi el-Kadir misillemeye girişti. Fatımiler’in peygamber soyundan geldiğini reddeden Bağdat bildirisinin yayımlanması bu döneme rastlar. Aralarında, Abbasilerle Şii Büveyhiler arasında aracılık yapan Oniki İmamcı ilahiyatçı Şerif Razı ve kardeşi Şerif Murteza........

© dibace.net