menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çiğdem Mater ve Mine Özerden’e açık mektup

84 0
15.10.2026

Çiğdem Mater’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Tuhaf, Saçma, Neyse… İçeriden Dışarıya Bakmak adlı kitabı ([i]) üzerine bir tanıtım yazısı olarak başlayan bu metin, üzerinde çalıştıkça kitap tanıtımı olmaktan çıktı ve giderek uzun bir mektuba dönüştü.

Hapishaneye gönderilen mektubun, gönderdiğimiz kişiden önce kurum idaresi tarafından açılıp okunuyor olması, mektubun kendine özgü mahremiyetini ortadan kaldırıyor. Ama mahremiyeti eksilmiş olsa da mektup, arkadaşımıza “seni unutmadık, aramızdaki bağ sürüyor”, iktidara ise “onu unutmadık” demenin de bir yolu. Her ne kadar bu mektup Çiğdem ve Mine için yazılmış olsa da esasen cezaevinde haksız ve hukuksuz biçimde tutulan herkesi gözeterek yazmaya çalıştım. İçinde olduğumuz siyasal ahvale ve gelecek zamanlara dair umudumuza bir parça dayanak olsun istedim. Bu nedenle de mektubu (hatta bir mektuptan ziyade yazıya dönüşen bu metni) yalnızca onlara ulaşacak bir metin olarak bırakmak istemedim; Bianet’te yayımlamayı tercih ettim.

Sevgili Mine Özerden’le daha önce karşılaşmadım. İstanbul, orada yaşamadığım ama sık gidip geldiğim bir yer olduğu için acaba bazı çalışmalarda birlikte yer almış olabilir miyiz diye zihnimi zorladım ama bir iz yakalayamadım. Çiğdem Mater’le tanışmam ise kardeşim Ahmet’in ilk tutukluluğu sırasında oldu.

3 Mart 2011 tarihinde, Ahmet’in yazdığı “İmamın Ordusu” isimli kitabı henüz yayımlanmadan ele geçirmek amacıyla evi basılmıştı. Ahmet gözaltına alınmış ve daha sonra savcılık sorgusu için Beşiktaş Adliyesi’ne sevk edilmişti.

Soruşturmayı yürüten savcı, o dönem iktidarın yargıdaki en kullanışlı aparatlarından biri olan, iktidarın Fetullah Cemaati ile iş birliğinin sona ermesinden sonra da yurtdışına kaçan Zekeriya Öz’dü.

5 Mart gecesini sabaha kadar Beşiktaş Adliyesi önünde bekleyerek geçirmiştik.

Çok soğuk bir havada, adliye önündeki küçük bir kafede, ısınmak için neredeyse sırayla içeri girerek, 25 ya da 30 kişilik bir gazeteci ve arkadaş grubu sabaha kadar bekledik.

Sabaha karşı saat 05.00 gibi tutuklama kararı çıktı. O dönem, şimdi olduğu gibi, iktidarın tehdit olarak gördüğü çok sayıda kişiye yönelik gözaltı ve tutuklamaların olağanlaştığı bir dönem değildi. Televizyon kanallarının akşam haber bültenleri Ahmet’in gözaltına alınış görüntülerini jeneriklerinde vererek programa başlıyordu. Medya, üniversiteler, sivil toplum örgütleri vs. henüz yerle yeksan edilmemişti; bağımsızlıklarını koruyabilen, ses çıkarabilen ve kamusal sorumluluklarını yerine getirebilen kurumlar vardı.

Bugün, kamusal alanda söz ve güç sahibi, dahası asli sorumluluk taşıyan pek çok kurumun iktidarla arasındaki mesafe neredeyse sıfırlanmış durumda. Bir kamusal alan kaldı mı, ya da öncesinde de ne ölçüde vardı, ondan da emin değilim gerçi. Ancak o günlerde, her ne kadar gidişattan kaygılı olsak da tutuklama olmayabileceğine dair eni konu bir beklentimiz vardı.

Ama aksi oldu ve tutuklama kararı çıktı.

Ahmet’i bir cezaevi nakil aracıyla taşıyacaklarını öğrendik. Aracın adliyeden ayrılacağı, demir parmaklıklarla çevrili çıkış kapısına yöneldik.

Uykusuzluktan ama en çok da soğuktan perişan haldeydik.

Bir süre sonra araç çıkış kapısına geldi; trafik akışına göre sola dönmesi gerekiyordu. Demir kapının çevresine toplandık, bazılarımız adliye binasını saran korkulukların üstüne çıkmıştı. Araç yavaşladı, kapı açıldı ve tam yola dönüş yaparken Çiğdem koşarak gidip yolun ortasına oturdu. Araç homurdanarak hemen durmak zorunda kaldı.

Araçtaki küçücük pencereden Ahmet’in el sallayışını gördük. Bizi uzaklaştırmak için çalınan korna ve verilen gazla birlikte yükselen motor homurtusuna, neredeyse saniyeler içinde Çiğdem’e eşlik ederek yola oturanların sesleri karıştı. Hepimiz duran aracın çevresine toplandık; bağırarak, slogan atarak, kaportasına vurarak Ahmet’e el verenlerin buz gibi havada oluşturduğu o sıcak hava bugün dahi bütün berraklığıyla içimi ısıtıyor.

Bir iki dakikaya yayılan o eylem, tutuklamanın doğurduğu olumsuz duygusal atmosferi bir anda dağıttığı gibi, dostluk, dayanışma ve güvenin yalnızca politik bir kimliği değil, politik bir örgütlenmeyi de mümkün kılan şeyler olduğunu hatırlatan, Benjamin’in sözünü ettiği türden bir parıltı anıydı. Yıkım zamanlarında hatırlanması gereken anlardan biriydi; on beş yıl sonra bugün, geçmişte neyin mümkün olduğunu ve bugün neyi kaybetmekte olduğumuzu yeniden görünür kılıyor. Kamuoyunca tanınan kişilerin sorgu süreçleri ya da duruşmaları bile artık çoğu zaman birkaç kişinin katıldığı sessiz buluşmalara dönüşmüş durumda.

Parıltının hatırlattıkları

Walter Benjamin’e göre geçmiş, düz bir çizgi üzerinde ilerleyip geride bıraktığımız, kapanmış bir zaman değildir. Bazen bugünün belirli bir anında, özellikle de kriz, tehlike, baskı ya da kırılma anlarında, geçmişten bir görüntü aniden yeniden anlam kazanır. Benjamin bunu, geçmişin bir an için parlayıp görünür olması şeklinde niteler. Yani geçmişte olmuş bir şey, bugünkü durumla beklenmedik bir bağ kurar ve bize aslında neyin tehlikede olduğunu ya da başka neyin mümkün olduğunu gösterir.

İçinde olduğumuz şartlarda bunun tersinin de mümkün olduğunu düşünüyorum. Bazen şimdi yaşanan bir olay, geçmişte bildiğimiz, deneyimlediğimiz ya da sahip olduğumuz ama artık kaybettiğimiz bir şeyi de birden görünür kılar. Haksız ve hukuksuz tutuklamalar, geçmişte kırık dökük de olsa varlığını hissettiğimiz adalet ve hukuk duygusu hakkında; gündelik hayatın bir parçası haline gelen parti değiştirmeler politik dostluk, yoldaşlık, sadakat ve temsil sorumluluğu hakkında; kamusal kurumların sessizliği ise özerklik, itiraz etme cesareti ve kamusal sorumluluk hakkında, değişen, dönüşen ve çürüyen ilişkiler hakkında epey şey söylüyor.

O günlerden günümüze uzanan 15 yıl içinde (ama elbette yalnızca son 15 yılda değil) akademik kurumlardan kamu bürokrasisine ve siyasal kurumlara, medyadan sivil toplum örgütlerine ve sendikalara uzanan geniş bir yelpazede pek çok şey hızla değişti. Çürüme, dağılma ve yıkım, yaşadığımız değişim sürecini anlatmak için en fazla başvurduğumuz kelimeler oldu artık. Üstelik bu çürütücü değişim yalnızca kurumsal ölçekte vuku bulmuyor. Birbirimizle ya da toplumsal hayatla kurduğumuz ilişkilere damgasını vuran narsisizm; eleştirel........

© Bianet