menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ateşkes mi, mola mı?

30 0
11.04.2026

İran ile ABD arasında ilan edilen ateşkesin henüz mürekkebi kurumadan, diplomasi sahnesi bu kez İslamabad'a taşınıyor. Pakistan’ın arabuluculuğunda hafta sonu yapılması planlanan heyetler arası görüşmeler, mevcut ateşkesin kaderini belirleyecek ilk ciddi sınav niteliğinde. Ancak bu temasları anlamlandırabilmek için önce mevcut ateşkesin neyi temsil ettiğini doğru okumak gerekiyor.

Ortada klasik anlamda bir barış süreci yok. Tarafların üzerinde uzlaştığı bağlayıcı ve açık bir metin bulunmuyor; sahadaki düzen, karşılıklı açıklamalar ve sınırlı güvenlik garantileri üzerinden ilerliyor. Bu haliyle ateşkes, çözümden çok bir “zorunlu duraklama” olarak şekillenmiş durumda.

Bu kırılganlığın en somut göstergesi Hürmüz Boğazı’nda ortaya çıkıyor. Ateşkese rağmen geçişlerin tam anlamıyla normalleşmemesi ve İran’ın deniz trafiği üzerindeki fiilî kontrolünü sürdürmesi, sürecin merkezindeki gerilimin hâlâ çözülmediğini gösteriyor. Dolayısıyla sahada askeri sessizlik kısmen sağlanmış olsa da, jeopolitik rekabetin ana ekseni yerinde duruyor.

İşte İslamabad’daki görüşmeler tam da bu nedenle kritik. Pakistan’ın devreye girmesi, yalnızca teknik bir arabuluculuk değil; aynı zamanda krizin bölgesel düzlemde yeniden çerçevelenmesi anlamına geliyor. Washington açısından bu masaya oturmak, İran karşısında havadan söylemlerle inşa edilmeye çalışılan “zafer” söylemiyle çelişen bir gerçekliğe işaret ediyor. Öyle ki İngiltere Başbakanı Keir Starmer bile yaşanan gelişmelerin, bilhassa ekonomik tesirinden adeta yaka silktiğini, bıkkınlığını açıkça dile getirdiği beyanlarında, Trump’ı (ve elbette Putin’i) bölgesel ve küresel çapta yaşananlardan sorumlu tuttu.

Trump yönetiminin içinde bulunduğu tabloyu bu noktada başarısızlık kavramından ziyade uluslararası güç zemininde  “sınırların görünür hale gelmesi” üzerinden okumak bana göre daha isabetli. Sert söylemle yükseltilen beklentiler, sahada sürdürülebilir bir sonuç üretmeyince, siyasi alan daralır. Dolayısıyla enerji fiyatlarındaki dalgalanma, küresel tedarik zincirlerindeki kırılma, bunun Amerikan iç siyaseti ve tüm bunların global yansımaları, Washington’ı bir süreliğine askeri seçenekten diplomatik zorunluluğa itmiş durumda.

Avrupa’nın bu sürece yaklaşımı ise daha ihtiyatlı ve yine kendi çıkarların odaklı bir hat üzerinde seyrediyor. Bir yandan ateşkes destekleniyor; diğer yandan uluslararası hukuk ve seyrüsefer serbestisi vurgusu ısrarla korunuyor. Bu, ABD’ye verilen açık bir destekten çok, kontrollü bir mesafe ve ihtiyatlı bir ortaklık anlamına geliyor. Transatlantik ilişkilerde bir süredir hissedilen koordinasyon sorunu, bu krizle birlikte daha görünür hale gelmiş durumda.

İslamabad görüşmelerinin en zor başlıklarından biri ise hiç kuşkusuz Lübnan hattı olacak. Ateşkesin bu cepheyi kapsayıp kapsamadığına dair belirsizlik, sürecin en zayıf halkasını oluşturuyor. Nitekim bu mesele çözülemezse, masada sağlanacak herhangi bir ilerleme yahut uzlaşının her an yeni bir çatışmaya sahne olan Orta Doğu’da karşılık bulacağını söylemek zor.

Küresel ekonomik boyut ise tüm bu diplomatik çabanın arka planını belirliyor. Hürmüz’deki aksama, enerji piyasalarını yalnızca fiyat üzerinden değil, fiziksel arz üzerinden sarsmış durumda. Bu da krizi, bölgesel bir çatışma olmaktan çıkarıp küresel bir ekonomik risk haline getiriyor.

Sonuç olarak, İslamabad’da kurulacak masa bir çözüm zemini olmaktan çok, mevcut çıkmazın nasıl yönetileceğine dair bir arayışın ifadesi. Bu nedenle görüşmelerden çıkacak sonuç kadar, tarafların masaya hangi koşullarla oturduğu da belirleyici olacak. Mevcut tablo, ABD’nin bu sürece bir güç gösterisiyle değil, maliyetleri sınırlama ihtiyacıyla dahil olduğunu gösteriyor.

Ateşkesin geleceği şimdilik belirsizliğini korurken kesin olan bir şey var. Bu süreç, yalnızca İran ile ABD arasındaki bir gerilim değil; küresel güç dengelerinin ve sınırlarının yeniden tanımlandığı bir moment olarak tarihe geçecek.


© Anayurt