menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

AYNALAR AYNALAR

4 0
previous day

Yetmişli yıllarda Salim Dündar’ın dillerden düşmeyen bir şarkısı vardı: Harmanım ben harmanım, kırk satırlık fermanım, yok dizimde dermanım /Eyletmen beni söyletmen beni ağlatman beni aynalar aynalar… Bora Ayanoğlu’nun şarkısı da dillerden düşmezdi: kırık aynalar adlı bu şarkı yetmişli yıllarda epeyce tutulmuştu. Metafor olarak aynaları bir başka yazıya bırakarak aynaların geçmişine kısa bir göz atalım.

İstanbul’da boy aynalarına, duvar ve konsol aynalarına düşkünlük 17 inci yüzyılda kendini belli eder. 1654 yılında Türkiye’ye gelen Fransız gezgini Du Loir, Üsküdar Sarayı’ndaki bir dairenin baştanbaşa aynalarla kaplı olduğunu saptamıştır. Hasköy’deki Tersane Bahçesi Kasrı’nın çeşitli daireleri de 1718 yılında Venediklilerin verdikleri dev aynalarla donatılmış bu yüzden de köşk, o günden sonra Aynalıkavak Kasrı adıyla anılmaya başlamıştır.

Şair Nedim’in “Gül Goncesi” diye andığı, 3. Mustafa’nın kızı Hibetullah Sultan dünyaya ayak basınca, Bab-ı Hümayun’un içi ve dışı aynalarla donatılmıştır. Hele orta kapının iki yanına yerleştirilen aynaların büyüklüğü tüm İstanbul’un diline düşmüştür. Eski İstanbul’un konak, köşk ve yalıları da böyle dev aynalarla pırıl pırıldır. 1942 yıllarında yanıp kül olan Beyazıt’taki Zeynep Hanım Konağı’nın –Eski Edebiyat Fakültesi binası- ayakyolunda bile ayna olduğu bilinir.

Münir Süleyman Çapanoğlu büyük duvar aynalarının Meşrutiyetle birlikte berber dükkânlarında daha çok kullanılmaya başladığını söyler. Berberlerin değer kazanması da onlar yüzü suyuna olmuştur. Gerçi daha önceleri de bu dükkânlarda ayna vardır ama bunlar daha çok el aynasıdır. En çok da bahşiş işinde kullanılır. Tıraş bitti mi, çıraklar müşteriye onu tutar, saçı ya da sakalı kalafatlanan da bahşişini onun üstüne bırakır.

Salah Birsel sabah kalkıp musluğun başına geçince gözünü aynadan ayıramaz, uzun uzun elleriyle sakalını sıvazlayarak yüzünü inceler. Oktay Akbal da bir berber aynası öyküsü yazmıştır. “Berber aynasında birden kendimi gördüm, tanımadığım biri vardı karşımda.” der. Nurullah Ataç berber aynalarından nefret eder. Sakal tıraşı olmaya gittiğinde koltuğu ters çevirir ve aynalara sırtını döner. Abdülhak Şinasi Hisar da Boğaziçi yalılarındaki aynaların vefasız olduğunu yazar.

Edebiyat dünyasının dışında, resimde de Jan Van Eyck’in, “Arnolfini’nin Evlenmesi” resminde aynanın önemli bir yeri vardır. Resmin orta yerinde bir dış bükey ayna durmaktadır. Aynanın kenarındaki madalyonlarda İsa'nın çarmıha gerilmesi on resimle gösterilmiştir. Aynaya dikkatle bakıldığında Arnolfini'yi, karısını ve Van Eyck'i görebiliriz. Ayna çift dışında iki figürü de yansıtmaktadır; kırmızı giysili ressam Van Eyck’dir. Diğer mavili siluetin ise kim olduğu bilinmiyor. Aynanın üstünde, duvarda "Jan van Eyck buradaydı." (Johannes van Eyck-1434) diye yazar. Olasılıkla bu resim aynı zamanda nikâh şahitliği ve evlilik cüzdanı işini de görmesi düşünülen bir resimdir.

EFENDİ /KÖLE İLİŞKİSİ AÇISINDAN ŞİDDET

Ünsal Oskay, YKY den 1996 yılında çıkan “Cogito”’da yayınlanan “Efendi/Köle İlişkisi Açısından Şiddet ve Görünümleri Üzerine” başlıklı yazısında şiddetin insanla olan ilişkisinden önce, doğa ile ilişkisinde görüldüğünü yazdı. İnsan önceleri kendisini doğanın bir parçası sayıyor, ihtiyacından fazla tüketmiyor ve yiyeceğinden fazla hayvan avlamıyordu. Doğa insanın akıl erdiremediği bir güçtü, insan ona yaranmak için doğa ile dost geçinme siyasetini sürdürüyordu. Üretim süreçlerini öğrenip sürece müdahale etmeye başlayınca insanın doğa ile olan dostluğu bozuldu.

İlkel toplumlarda doğayı kullanarak elde........

© 9 Eylül Gazetesi