Ben de yazdım! “Bir filo, bir savaş, bir adam, bir fikir, bir hile…”
İtiraf ediyorum. Filmin çekim maliyetinin yarısı kadar da pazarlama bütçesi harcanan, bunun yanı sıra filme giden-gitmeyen herkesin bedavadan yorumladığı The Odyssey filmine gidenlerden biriyim.
‘Sen de mi Brütüs?’ repliği burada size uygun düşerdi ama o Roma’yla ve Sezar’la ilgili ne de olsa.
Film, filmin konusu, çekimi, oyuncular, yönetmen, mitolojide nasıldı, kitapta nasıldı, hepsi anlatıldı. Nolan’ın filmi, öncelikle şunu söyleyeyim, bir sinema şöleni.
Imax veya Liemax ve düz farketmez, izleyin.
Ben filmin özellikle kürek çekme sahnelerinde, Norveçliler’in Ro tezahüratını duyarak, bir anda filmden koptum ama kendimi çabuk toparladım.
Tekrar hikâyeye odaklandım. Filmin usta işi kurgusu, bütün masallarda ve efsane anlatımlarında kullanılan flash-back’leri barındırıyor. Böylece tüm hikâyeyi bir baştan, bir ortadan bölüm bölüm takip ediyorsunuz. Yani sıkılmadan, odağınızı yitirmeden, ne olmuş demeden izliyorsunuz ki, üç saatlik film için bu şahane… Oyunculuklar yer yer iyi, yer yer de ortalama. Hava durumu gibi biraz.
İyisi de var, eh işte idare eder deneni de. Zaten bazılarının yüzünü görmediğimiz için (Agamemnon), çok da önemli değil. Savaşın sebebi Truvalı Helen’e de takılmadım. Tipim değil.
Benim takıldığım yer, filmin finali. Finalde, iş birden TV yarışması formatına dönüşüyor. Odysseus da Malkoçoğlu’na. Onun, yaşına başına rağmen yüz kadar adamı telef edişi, o nostaljik alkışlama refleksini de harekete geçiriyor. Orda mitoloji sona eriyor ve çocukluğunuzdaki filmlere dönesiniz geliyor.
........