Bir iktidar silahı olarak hukuk ve yargı
Bir iktidar silahı olarak hukuk ve yargı
Eline aldığı hukuk sopasını emir eri haline getirdiği hâkim ve savcılar eliyle savuran bu iktidarın demokratik bir niteliğinin bulunmadığı dikkate alınarak, toplumun direnme hakkını kullanmasının zamanı geldiğini düşünmek yerinde olacaktır.
Devlet, sınıf karşıtlıklarını düzen içinde tutma gereksiniminden kaynaklandığına, ama aynı zamanda bu sınıfların çatışması ortamında doğduğuna göre, kural olarak, en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bu egemenliği sayesinde siyasal bakımdan egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir.
F. Engels- Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
Silah ile hukuk ve yargının bir arada anılması pek olağan bir şey değil sanırım, fakat ülke koşullarında bunu normal görmek de olağandır denebilir. Hukukun yargı aracılığıyla bir tür silah gibi kullanılmasının örneklerini uzunca bir süredir yaşıyoruz. Siyasi iktidarın kendi egemenliğini kurduğu toplum, muhalifler, iktidarına direnen her türden dernek, sendika, vakıf, siyasi parti ve benzeri siyasal yapılara karşı uyguladığı baskıcı yaklaşımları başka türlü isimlendirme olanağı kalmamış görünüyor. Bir tür otokratik/dikta yönetimi, bu yol ve yöntemlerle iktidarını sürdürme çabası içinde toplumu cendereye sokmuş olarak günü kurtarmayı çare gibi görüyor. Tüm bu ortam içinde, 2017 yılındaki Anayasa değişikliği ile avucunun içine aldığı yargı bürokrasisini, keyfi hukuk uygulamaları ile tam bir silaha dönüştürmüş durumda ve silahını herhangi bir çekince duymaksızın kullanıyor. Anayasa ile yasalara uyma zorunluluğu hissetmeyen iktidar, yargı kararları aldırarak baskıcı tavrını ağırlaştırıyor. Son dönemde Ana Muhalefet Partisine yönelen ve çoğu tutuklama ile sonuçlanan operasyonlara bakıldığında, yargı mensupları eliyle hukukun baskı ve cezalandırma aracı olarak kullanıldığını görmemek olası değil. Baskıcı ve dikta eğilimi taşıyan ya da düpedüz dikta yönetimine dönüşmüş iktidarların, olağan koşullarda iktidarlarını sınırlandıran hukuk ile bağlı olması gerekirken, bu engeli aşarak ve hukuku muhaliflerine karşı kullanarak iktidarlarını perçinleyen siyasal güçlerin varlığı dünya ölçeğinde yeni değil ve sıklıkla rastlanan bir durum. Ülkemizde de örnekleri var kuşkusuz ve 27 Mayıs 1960 öncesi Demokrat Parti iktidarı ile 12 Eylül 1980 sonrası askeri yönetimin iktidarını hatırlamak yeterlidir. Her iki olayda da egemen sınıfın temsilcileri oldukları kuşkusuz asker-sivil bürokratik ve siyasal kadrolar, hukuku dışlayarak ve yargıyı elde ederek iktidarlarını sürdürmeyi bir yöntem olarak kullanmışlardır. Bu süreçlerde demokratik hak ve özgürlükler askıya alınmış, hatta yok edilmiş ve toplum üzerinde yoğun bir baskı ortamı inşa edilmiştir. Yargının gözaltına alma, tutuklama, el koyma, müsadere etme şeklindeki kararları, çoğunlukla hukuk dışı olarak fütursuzca uygulanmıştır. Bu dönemler, ancak demokrasi güçlerinin, emek örgütlerinin, sol siyasi yapılanmaların ve genel olarak halkın tepkisi ile etkisiz hale getirilmiştir.
2012 yılında iktidarı elde eden AKP, kısa bir süre sonra asıl hedef ve amacını açığa vurmuş ve Cumhuriyet değerleri ile demokratik hak ve özgürlüklere yönelik baskı uygulamalarını başlatmıştır. Kendisine destek olan büyük mali sermaye, Anadolu eşraf ve ticaret erbabı, küçük burjuva kesimler ile, ihanetlerini çok sonra algılayan liberaller tarafından, “asker-sivil vesayeti ortadan kaldıracağı ve demokrasiyi güvenceye alacağı” vaatleri ile iktidarını pekiştirmiş ve sonrasında hukuku kullanmanın yararlarını keşfetmiştir. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında, uzun süre işbirliği yaptığı ve kendi deyişi ile “ne istedilerse verdiği” Fetö’cü ekibin yöntemlerini benimseyerek, yargıyı ele geçirme ve sopa olarak kullanma eğilimini ortaya koyduktan sonra, 2017 yılındaki Anayasa değişikliği ile partinin ve “Cumhurbaşkanı lideri Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı olarak seçtirdiği Hükümet Sistemi” ile egemenliğini güçlendirdiği görülmektedir. Bu........
