Mavi Petrol, Yeşil Silah: Stratejik Güç Dengesi Tarım
Tarih, sadece savaş meydanlarında değil, tapu dairelerinde ve su kanallarında da yazılır. Osmanlı’nın son döneminde, 1869’da yürürlüğe giren "Ecanibe Toprak Satışı" kanunuyla başlayan ve Rothschild ailesinin 1882’de Filistin’den aldığı ilk araziyle somutlaşan süreç, 1924 yılında çıkarılan 442 sayılı köy kanunuyla yabancıların (gerçek ve tüzel kişi) köylerde arazi ve emlâk almalarının yasaklanması, 2005 yılında 5444 sayılı kanunda yapılan değişiklikle yabancılara toprak satışı ve 2004’te yürürlüğe giren 5177 sayılı yasayla maden çıkarmanın serbest bırakılmasıyla başka bir evreye taşındı..
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı kaynaklarına göre 2002’den 2022’ye kadar olan dönemde yabancılara satılan toprak miktarı 93 milyon metrekare. 2002 – 2020 yılları arasında arazi satın alan ülkeler: Suudi Arabistan: 3 milyon 75 bin 196 metrekare, Ürdün: 2 milyon metrekare, Mısır: 1 milyon 721 bin 409 metrekare, Almanya: 1 milyon 430 bin 545 metrekare, İngiltere: 1 milyon 196 bin 186 metrekare, Katar: 1 milyon 139 bin 875 metrekare, Filistin: 1 milyon 135 bin, Irak: 940 bin.
Körfez ülkelerinden Avrupa fonlarına kadar herkesin Anadolu’da arazi bakmasının nedeni rant olduğu kadar bir nedeni de: Gıda Güvenliği. Onlar toprağı sadece bir gayrimenkul olarak değil, gelecekte petrolün yerini alacak bir "yeşil silah" olarak görüyorlar. Bizim de bu stratejik varlığı, sadece satılacak bir mal değil, bir egemenlik alanı olarak korumamız şart.
Petrolün Alternatifi Var, Suyun Yok
Enerji sektöründe yenilenebilir kaynaklara dönüş mümkünken, gıda ve suda ikame şansımız yok. Bu durum, tarımı bir "hobi" veya "geleneksel uğraş" olmaktan çıkarıp, savunma sanayii kadar kritik bir stratejik sektör haline getiriyor. Gelecek, toprağı betonla değil, teknoloji ve enerjiyle yoğuranların olacak. Bugün bir varil petrol için yapılan pazarlıklar, yarın bir metreküp su ve bir ton tahıl için yapılacak. Petrol ve doğalgaz için verilen savaşlar, yerini sessiz ama çok daha hayati bir rekabete bırakacak: Sulanabilir toprak ve yönetilebilir gıda arzı. Bir yabancı yatırımcı Anadolu’dan arazi aldığında, aslında o arazinin altındaki su kullanım hakkını da satın almış olur. Kendi ülkesinde su sıkıntısı çeken bir devlet, Türkiye’de yetiştirdiği yonca veya mısırı kendi ülkesine götürdüğünde, aslında Türkiye’nin suyunu bedavaya ihraç etmiş, sanal su ticareti yapmış demektir. Yani arazi bakmak, aslında su rezervuarı bakmaktır. Su hakları ve Gizli Su Transferi demektir.
"Mavi Petrol" olarak adlandırabileceğimiz su ve bir "Yeşil Silah" haline gelen tarımsal üretim, 2040’lı-2050’li yıllarda ülkelerin ve yatırımcıların gerçek güç dengesini belirleyecek gibi duruyor. Geleceğin tarımı, su yönetimi ve gıda güvenliği konularında dünyadaki en prestijli kurumların (FAO, Dünya Bankası, McKinsey vb.) tahminlerine göre 2050 yılında tarımın 2012 yılına göre neredeyse yüzde 50 daha fazla gıda, yem ve biyoyakıt üretmesi gerekecek. FAO tahmini ve Birleşmiş Milletler (BM) projeksiyonlarına göre, dünya nüfusunun 2050 yılında 10 milyara ulaşacağı öngörülüyor. Dünya Bankası raporları, iklim değişikliği nedeniyle bazı bölgelerde tarımsal verimin %10-25 düşebileceğini, gıda talebinin %50’ ye yakın artacağını öngörüyorken, Dünya Ekonomik Forumu gıda krizini önümüzdeki 10 yılın en büyük küresel risklerinden biri olarak tanımlıyor. Sahra Altı Afrika ve Güney Asya'da, tarımsal üretimin artan talebi karşılamak için 2050 yılına kadar iki katından fazla artması gerekecekken, dünyanın geri kalanında öngörülen artış mevcut seviyelerin yaklaşık üçte biri kadar olacağı düşünülmekte. Yani savaş olsa da olmasa da gıda güvenliği devletlerin beka meselesi haline geliyor. Rusya – Ukrayna savaşı sonrası tahıl koridoru küresel kriz konusu oldu. Tankınız, ihanız, yüksek teknolojili ordunuz olabilir; ancak askerinizi ve halkınızı doyuracak tahılınız yoksa stratejik derinliğiniz koca bir "illüzyon"dan ibarettir. Bir yanda yapay zekayı konuşurken, diğer yanda Orta Çağ’ın temel sorunuyla yüzleşiyoruz: Gıda ve Su. Gıda ihracatını durduran ülke, başka ülkeleri baskı altına alabilir. Bu da gıdanın artık bir ticari üründen çok, stratejik silah olacağını gösteriyor.
Tarımın Geleceği: Geleneksel Değil, Teknolojik
Tarım ve Orman Bakanlığı’ nın Değişen İklime Uyum Çerçevesinde Su Verimliliği Strateji Belgesi Ve Eylem Planı (2023 – 2033)’ na göre: her 10 yılda bir yaşanan kuraklıkların, 5-6 yılda bir yaşanacağı, 2050’ye kadar tarımsal verimde %10-25 arasında bir düşüş yaşanacağı öngörülüyor. Bu da; 2050’de Türkiye için en büyük riskin, sınırların dışındaki düşmanlar kadar, yerin yüzlerce metre altına kaçan suların olacağını gösteriyor. "Vahşi sulama" ile israf edenlerin tasfiye olduğu, yeraltı suyu kullanımının "su pasaportu"na bağlandığı bir döneme girileceği anlamına geliyor.
Türkiye sanılanın aksine "su zengini" değil, "su stresi" yaşayan bir ülkedir.
Türkiye Su Enstitü’ süne göre 2023 yılı itibari ile kişi başına düşen su miktarı 1313 m3 olup, 2050 yılında nüfusumuzun 100 milyona ulaşması ve kişi başına düşen su miktarının 1120 m3’e düşmesi beklenmektedir. Yani; "su fakiri" kategorisine girmemiz anlamına geliyor. Ülkemizde kullanılan toplam suyun % 74’ü sulamada kullanılmaktadır. Tarımda kullanılan suyun yüzey sulama yönteminden kaynaklı su kaybı % 35-% 60 arasında olduğuna göre bu da “Vahşi Sulama Çıkmazı” ‘ndan kurtulamadığımızı gösteriyor.
Özellikle Konya Havzası'nda yeraltı suları her yıl ortalama 2-3 metre çekiliyor. Açılan kaçak kuyular ve aşırı su tüketen ürünlerin (mısır gibi) ekilmesi, havzayı bir "çölleşme" riskine sokuyor. Bu veriler Konya Teknik Üniversitesi Obruk Uygulama ve Araştırma Merkezi’ nce de takip edilmekte. Bu durum, mevcut sulanan alanların büyük bir kısmının, ileride sulanamama riskini ortaya çıkarmakta “Yeraltı Suyu İflası” ‘na doğru götürmektedir.
Üçlü İttifak: Enerji + Su + Gıda
Dededen kalma yöntemle mısır eken değil; bakliyat (nohut, mercimek) gibi az su isteyen protein depolarına yönelen ve basınçlı kapalı sulama sistemini enerjiyle entegre edenler ayakta kalacak. Geleceğin en güçlü aktörü, sadece toprağı olan değil, o toprağı bir "fabrika" gibi yöneten olacak. Enerjisini kendi üreten (GES/Biyogaz), suyunu her damlasına kadar takip eden ve gıdasını depolama gücüne sahip olan işletmeler, 2050’nin yeni "sanayicileri" olacak.
Bugün şantiyelerde beton döken, lojistik yöneten, büyük projeleri ayağa kaldıran teknik zihinlerin tarıma bakışı değişmeli. Tasfiye olacak küçük üreticinin yerini, tarımı bir finansal mühendislik ve lojistik işi olarak gören "Entegre Sistem" kurucuları alacaktır. Eğer bugün elinizde bir sermaye ve saha tecrübesi varsa; sadece arazi alıp beklemek "pasif" bir hamledir. Asıl hamle, enerji ve su yönetimini içinde barındıran üretim sistemini kurmaktır. 2050 yılında en değerli belge sadece tapu değil; o toprağın üstünde dönen GES paneli, altındaki kapalı sulama hattı ve kapısındaki soğuk hava deposu olacaktır.
Kim Zengin Olacak, Kim Elenecek?
Tasfiye Olacaklar: 20 dönüm arazide, borçla girdi alan, enerjiyi dışarıdan alan ve piyasada "fiyat ne olursa ona razıyım" diyen küçük üretici maalesef sistem dışı kalacak. Zengin Olacaklar: 200 dönüm arazisini bir teknoloji üssüne çeviren, lisanslı depoculukla fiyatı kontrol eden, GES ile enerji maliyetini sıfırlayan "Entegre Sistem" kurucuları.
Su Artık "Hobi" Değil, Bir "Kota" Meselesi
Türkiye’de yeraltı suyu çekimine sınır, açık kanal sulamaya yasak, ürün bazlı su tahsisi, aşırı su tüketene ek vergi gerekçesiyle “su kotası yasası” kapımızı çalar mı bilinmez; ama ya çıkarsa, en çok hangi bölgeler değer kaybeder, hangileri değer kazanır?
Yeraltı suyuna bağımlılık, obruk riski, mısır ve pancar gibi su tüketen ürünler nedeniyle su kotası gelirse verim düşer, arazi değeri baskılanır bundan da en çok Konya, Aksaray, Karaman etkilenir. GAP sulama alanları avantajlı gibi gözükse de eğer baraj suyu azalırsa kota burayı da vurur ve özellikle pamuk gibi ürünlerin üretimi riskli hale gelir. Yeraltı suyu düşüşü olması ama ihracat gücünün yüksek olması nedeniyle Manisa, Denizli gibi iller orta riskli kalır. Modern sulama yapan ayakta kalır, yapmayan elenir. Değer kazanabilecek bölgeler; doğal yağışı yüksek, sulama ihtiyacı düşük olduğundan su kotasının burayı fazla etkilemeyeceği düşünüldüğünde fındık, çay, bazı sebzeler avantajlı olacağından Karadeniz bölgesi, Balıkesir, Çanakkale gibi yağış + lojisitk + ihracat avantajı nedeniyle su krizinde Batı Marmara, sistem dayanıklılığı ve kriz gücü olarak prim yapabilir.
2022 yılında yabancılara en fazla Konya’dan tarım arazisi satıldı. Konya’yı İstanbul, Bilecik, Manisa, Sakarya, Kırklareli, Eskişehir, Denizli, Bursa, Kocaeli takip etti.
Su verimliliği, Enerji bağımsızlığı, Depolama kapasitesi ve Pazara erişim üzerinden değerlendirirsek büyük resmin bize kazananın ürün değil, sistem olacağını gösterir. Yabancı ülkeler tarım arazilerimize ilgi duyuyorken, Türkiye; Sudan, Nijer ve Venezuela gibi uzak ülkelerde tarım peşinde koşmak yerine ülke tarımını geliştirmelidir.
Vatan Savunması Tarlada Başlar
Sonuç olarak; yabancı sermaye Konya’dan Kırklareli’ne kadar her karış toprağımızın stratejik değerini bilerek hareket ederken, bizim Sudan veya Venezuela gibi uzak diyarlarda "tarım macerası" arama lüksümüz yoktur. Kendi topraklarımızdaki su verimliliğini ve enerji bağımsızlığını merkeze alan milli bir üretim modeline geçmek zorundayız.
Unutmamalıyız ki; toprağını betonla boğanlar geleceği göremez, suyunu yönetemeyenler ise yarın başkasının eline bakmaya mahkum kalır. Çünkü gıda artık sadece bir ticaret konusu değil, egemenliğin en yalın ve en sert halidir.
