Ne okudum, ne anladım
Zeytindağı – Falih Rıfkı Atay
Bu hafta köşeme Falih Rıfkı Atay’ın zamansız eseri Zeytindağı’nı taşımak istedim.
Ders kitaplarındaki o pembe hayalleri, uzatılmış edebiyat cümlelerini bir kenara bırakan; kelimenin tam anlamıyla berrak ve sarsıcı bir metin bu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Suriye ve Filistin coğrafyasında yaşananlara, Cemal Paşa’nın özel kâtibi olarak yakından tanıklık eden genç bir subay ve gazetecinin gözünden bakıyoruz.
Kudüs’ten çekilirken arkamızda neleri bıraktığımızı, koca bir imparatorluğun avuçlarımızdan nasıl kayıp gittiğini öyle bir anlatıyor ki sayfaları çevirirken boğazınız düğümleniyor.
Peki ben bu sarsıcı sayfaların arasından tam olarak ne anladım?
Her şeyden önce, gerçeklerden kopan büyük siyasi hayallerin, hayatın ve devletin somut gerçekleriyle çarptığında nasıl paramparça olabildiğini gördüm.
Osmanlı’nın son dönemine bugün yalnızca “İmparatorluktu, dolayısıyla güçlüydü” yüzeyselliğiyle bakmak kolay. Haritada geniş bir coğrafyaya hükmetmek başka, o coğrafyada olup bitenleri doğru okuyabilmek bambaşka. Zeytindağı işte bu ikisinin arasındaki uçurumu gösteriyor.
Şam, Filistin, Kudüs, Hicaz… Bir zamanlar bizim olan bu coğrafyada savaşın son yıllarında yaşananları okudukça insan ister istemez soruyor; biz bu topraklarda yaşayan insanlarla gerçekten nasıl bir bağ kurduk? Çünkü imparatorlukların en büyük yanılgısı, siyasi hâkimiyet ile aidiyeti aynı şey sanmaktır.
Anadolu’nun evlatları çöllerde, dağlarda, uzak cephelerde tüketildi. Buna karşılık Anadolu’nun kendisi yoksullukla, yoklukla ve devasa bir insan gücü kaybıyla baş başa kaldı. Türkçü bir bakış açısıyla okuduğunuzda bu tablo daha da çarpıcı hâle geliyor. Çünkü Türkçülük........
