Ah İstanbul
Biliyorsunuz, gidiyorum, geziyorum, sizlerle paylaşıyorum… Kültürel, tarihî ve sanatsal olarak birbirine benzeyen pek çok ülkeye yaptığım seyahatlerden anılarımı yazdığımı beni takip eden okuyucularım bilir. Elimden geldiğince yalnızca genel bilgileri değil, şahsi izlenimlerimi de aktarmaya çalışıyorum. Biliyoruz ki bir şehri şehir yapan; taş binaları, müzeleri, caddeleri kadar, insanda bıraktığı his ve ruhunda uyandırdığı sestir de.
Geçtiğimiz hafta sonu Berna’yla İstanbul’a gittik. Cuma günü başladık yolculuğa. “Cuma günü ne yapılır?” diye düşündük. Dua edilir, ibadet edilir, ziyaret edilir… Çok şükür yol arkadaşım da aynı fikirdeydi. Böylece Hazreti Yuşa Hazretleri’ni ve Eyüp Sultan Hazretleri’ni makamlarında ziyaret etme bahtiyarlığına eriştik. Birini ikindi vakti, diğerini akşam saatlerinde. Şükür, kavuşturana… Maneviyatla başlayan bir İstanbul gününün bereketi bambaşkaydı. Sıfatlarının içinde kaotik ve kalabalık kelimelerini barındıran koskoca İstanbul, bizi misafir ağırlar gibi ağırladı; ne bir trafiğe takıldık ne bir aksilik yaşadık, her şey su gibi aktı gitti.
Hazreti Yuşa Tepesi’nin İstanbul’un en yüksek manevî duraklarından biri olduğunu çoğu kişi bilmez. Rivayete göre burada edilen duaların gönülde ayrı bir yankısı varmış. Eyüp Sultan’a sadece türbe olarak hiç bakamadım. Peygamber Efendimizi (SAV) konuk olarak evinde aylarca ağırlamış mübarek bir zat. Osmanlı padişahlarının tahta çıkmadan önce kılıç kuşandığı yerlerden biri. Zamanında devletin kalbinin attığı mekânlardan biri.
Manevî doyuma ulaştıktan sonra, göbek doyumuna ulaşmak için Mihmandar Restoran’da huzur verici bir akşam yemeği yedik. Bir........
