Türkiye’nin kısa yoldan kurtuluş fantezisi
Türkiye’de son günlerde yaşanan fon krizi, yalnızca finans piyasalarının denetimiyle ilgili bir mesele değil. Asıl ilginç olan, bu krizin bize Türkiye toplumunun gelecekle kurduğu ilişki hakkında ne söylediğidir.
Sermaye Piyasası Kurulu’nun çok sayıda yatırım fonu hakkında tasfiye süreci başlatmasıyla ortaya çıkan tablo, yüz binlerce yatırımcının birikimini doğrudan etkiledi. Bazı fonlarda olağanüstü getiriler oluşmuş, yüksek kazanç beklentisi geniş bir yatırımcı kitlesini bu fonlara çekmişti. Ardından sistem sarsıldı ve insanlar bu kez kazanç beklentisiyle değil, paralarının akıbetiyle ilgilenmeye başladı.
Burada yalnızca “Nasıl oldu?” sorusunu sormak yetmez.
Bir de “Neden bu kadar cazipti?” diye sormak gerekir.
Çünkü olağanüstü getiri vaadi, ekonomik bir teklif olmanın ötesinde psikolojik bir teklif de sunar: Kurtuluş.
Türkiye’de uzun süredir devam eden ekonomik belirsizlik, insanların parayla kurduğu ilişkiyi değiştirdi. Enflasyon karşısında parasını korumaya çalışan insan, zamanla yalnızca parasını korumak istememeye başladı; kaybettiği satın alma gücünü telafi etmek istedi. Birikimin yavaş yavaş büyümesi yeterli görünmedi. Daha hızlı bir çıkış arayışı ortaya çıktı.
Fon krizini tam burada okumak gerekiyor.
Bir insan yüksek bir getiri gördüğünde yalnızca “Bu yatırım ne kadar kazandırıyor?” diye düşünmez. Bilinçdışı düzeyde başka bir soru da devreye girebilir:
“Bu, benim hayatımı değiştirebilir mi?”
Psikanalitik açıdan mesele tam olarak burada başlıyor. Para artık yalnızca ekonomik bir nesne değildir. Güvenliği, özgürlüğü, statüyü ve geleceği temsil etmeye başlar. Olağanüstü getiri ise bu eksikliklerin bir anda kapanacağı fantezisini üretir.
“Biraz daha kazanırsam rahatlarım.”
“Paramı burada değerlendirirsem kayıplarımı telafi ederim.”
“Bir fırsat yakalarsam bütün bu ekonomik sıkışmışlıktan çıkarım.”
Bunların her biri ekonomik görünen ama aslında psikolojik tarafı güçlü cümlelerdir.
Bu nedenle fon krizini yalnızca yatırımcıların dikkatsizliğiyle açıklamak yetersizdir. Elbette bireyin kendi kararlarının sorumluluğu vardır. Fakat yüz binlerce insanın aynı anda yüksek getiri beklentisine yönelmesini yalnızca bireysel açgözlülükle açıklamak, toplumsal zemini........
