Savaş kapıda değil zihnimizde başladı
Türkiye, son bir haftada bir kez daha kendi gerçeğiyle yüzleşti: Bu ülke hâlâ kendi gündemini kendisi belirleyemiyor. Gündem, sınırların ötesinde yazılıyor; içeride ise sadece yankılanıyor.
Ortadoğu’da yükselen savaş, Türkiye’de sadece bir dış politika başlığı değil artık. Bu bir zihniyet testidir. Ve açık konuşmak gerekir: Bu testi geçebildiğimizi söylemek zor.
Bugün Türkiye’de siyaset hâlâ miting, polemik ve günü kurtarma refleksiyle ilerliyor. Oysa çevremizdeki dünya, “devlet aklı” ile “devlet refleksi” arasındaki farkı acımasızca ortaya koyuyor. Füze tehditleri konuşulurken içeride hâlâ söylem yarışı yapılması, stratejik körlüğün en net göstergesidir.
Ekonomi cephesine bakalım. Petrol fiyatları artıyor, küresel ticaret daralıyor, üretim baskı altında. Türkiye’nin buna verdiği tepki ne? Günübirlik önlemler. Halbuki bu tablo bir kriz değil, bir geçiş dönemidir. Dünya yeniden şekilleniyor ve Türkiye bu şekillenmede ya özne olacak ya da nesne.
Burada asıl mesele şu: Türkiye’nin sorunu dış tehdit değil, tehdit algısının parçalanmış olmasıdır. Toplum bir yandan savaşı izliyor, bir yandan gündelik hayatına devam ediyor. Bu bölünmüşlük, psikanalitik olarak bastırmanın klasik örneğidir. Tehdit var, ama zihinsel olarak askıya alınıyor. Bu, en tehlikeli savunma mekanizmasıdır. Çünkü hazırlık yapılmasını engeller.
Devlet düzeyinde de benzer bir yarılma var. Güvenlik söylemi ile ekonomik gerçeklik arasında kopukluk mevcut. Bir yanda “güçlü devlet” imajı, diğer yanda kırılgan ekonomik yapı. Bu ikisi uzun süre birlikte taşınamaz.
Şimdi asıl soruya gelelim: Böyle bir tabloda, Mustafa Kemal nasıl davranırdı?
Önce şunu netleştirelim: Atatürk kriz yönetmezdi, krizi yeniden tanımlardı.
Bugün atacağı ilk adım, içerdeki dağınık zihniyeti tek bir eksende toplamak olurdu. Çünkü biliyordu ki dağınık bir toplum, en küçük ordudan bile daha zayıftır.
İkinci olarak, duygusal değil rasyonel bir seferberlik başlatırdı. Ama bu askeri bir seferberlik olmak zorunda değil. Ekonomik, bilimsel ve kurumsal bir mobilizasyon. Üniversitelerden sanayiye kadar herkesin aynı hedefe kilitlendiği bir yapı kurardı.
Üçüncüsü ve en kritik olanı: Dış politikada reaksiyoner değil, kurucu olurdu. Türkiye’yi sadece “denge kuran” değil, “denge belirleyen” bir aktöre çevirirdi. Bugün eksik olan tam olarak bu: oyun kuruculuk.
Ve belki de en rahatsız edici ama en gerçekçi nokta: Atatürk, toplumun hoşuna gidecek olanı değil, gerekeni yapardı. Popülerlik değil, zorunluluk üzerinden hareket ederdi.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey de bu. Daha fazla söylem değil, daha fazla yön. Daha fazla tepki değil, daha fazla plan.
Bu coğrafyada edilgen kalanın kaderi yazılır. Etkin olan ise kader yazar.
Türkiye ya bu sürecin öznesi olacak ya da başkalarının stratejik tasarımlarında bir detay olarak kalacak. Bunun ortası yok.
Sorulması gereken soru şu değil: “Ne oluyor?”
Asıl soru şu: “Biz bu olanların neresindeyiz ve neden oradayız?”
