3 Mayıs: Bir hatırlayış değil, bir tavır…
3 Mayıs, Türkiye’de uzun yıllar boyunca yalnızca bir anma günü olmadı; bir fikrin, bir duruşun ve bir iddianın sembolü oldu. Bugün bu tarih giderek daha fazla “Milliyetçilik Günü” olarak anılmaya başlasa da, bu dönüşümün kendisi tartışmayı hak ediyor. Çünkü 3 Mayıs’ı anlamak, onu doğuran tarihsel bağlamı doğru okumaktan geçer. O bağlam ise açıktır: 3 Mayıs, Türkçülüğün kamusal alanda bedel ödeyerek var olma iradesinin günüdür.
1940’lı yılların siyasi atmosferinde, özellikle Nihal Atsız ve arkadaşlarının yargılanmasıyla sembolleşen süreç, sadece bir dava değil, bir fikir mücadelesiydi. O gün mahkeme salonlarının dışında toplanan gençlerin tavrı, bir ideolojinin romantik savunusundan çok daha fazlasını ifade ediyordu: Devletin çizdiği sınırların ötesinde bir kimlik iddiası. Bu yüzden 3 Mayıs, sonradan icat edilmiş bir gün değil; yaşanmış bir gerilimin, bir kırılmanın ve bir direncin tarihidir.
Tam da bu nedenle, bu günün “Türkçülük Günü” olarak anılması tarihsel bir sadakatin ifadesidir. “Milliyetçilik Günü” gibi daha geniş ve daha yuvarlak bir kavramla değiştirilmesi ise, ilk bakışta kapsayıcı görünse de, aslında özgül bir hafızayı silikleştirme riski taşır. Türkçülük ile milliyetçilik elbette kesişen alanlara sahiptir; ancak aynı şey değildir. Türkçülük, daha belirgin, daha iddialı ve daha tarihsel bir ideolojik hattı temsil eder. Onu genelleştirerek eritmek, sadece bir isim değişikliği değil, bir anlam kaymasıdır.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Neden 3 Mayıs’ın özgün anlamı korunmak yerine daha geniş........
