Emekçiler toplumsal barışın neresinde?
Cumhuriyet’le başlayan bir sorun olmakla birlikte Kürt meselesinin çatışma sürecine evrilmesi 12 Eylül darbesiyle oldu. Darbeyle kurulan faşist düzen, -daha önce Şili ve Arjantin’de gerçekleşen darbeler gibi- neoliberal dönüşüm sürecinin karşısında engel olarak görülen işçi sınıfını ve tüm muhalif hareketleri hedef alıyordu. 70’li yıllarda işçi sınıfı ve sol, sosyalist güçlerle birlikte Kürt hareketi de toplumsal muhalefet içinde önemli bir yere sahipti. Uluslararası ve ulusal burjuvazi ile emperyalizmin güdümünde şekillenen 12 Eylül faşizmi, Cumhuriyet’in müesses nizamı haline gelmiş olan “Kürt düşmanlığı”nı körükleyerek işçi hareketi ve toplumsal muhalefetin diğer unsurları üzerinde uyguladığı yoğun şiddeti “meşrulaştırma” yoluna gitti. Bu bağlamda toplumsal muhalefete yönelik “hukuksuzluğu ve şiddeti olağanlaştırmak” için, politik mücadele yürüten Kürtlerle sınırlı kalmayıp -ötekileştirdiği ve hatta düşmanlaştırdığı- Kürt halkına şiddetin en ağır biçimlerini uygulamaya başladı. Tarihi unutanlara da anımsatmış olalım: Bugün barışın yolunu açmak için kendini fesheden PKK’nin -Kürt halkının da desteğini alarak- silahlı bir direnişe girişmesi, bu şiddet ortamında gerçekleşti.
Kürtlere yönelik hukuksuzluk ve insan hakkı ihlallerinin toplum nezdinde olağanlaştırılması toplumsal muhalefetin diğer unsurlarına yönelik eziyet ve işkencelerin toplumun büyük çoğunluğunca kabul edilebilirliğini de sağladı. Böylece 80’li yıllar, sadece Kürt olmanın değil, hakkını arayan bir emekçi ya da demokrasi talebini dile getiren bir yurttaş olmanın da kendi başına devletin şiddetine maruz kalmak için yeterli “suç” sayıldığı bir dönem oldu. Siyasal, sosyal ve ekonomik hak arama yollarının kapandığı bu dönemde sosyal haklar ortadan kalkarken reel ücretler........
