Bayram Balcı ya da Quarantatré
Bayram, daha karmaşık bir yolda yürüdü hep. Bir deneyim olarak söyleyebilirim; habercilikle öykücülük ya da roman yazarlığı birbirine uyar. En azından çelişmez; birinden diğerine köprüler vardır hep
Neredeyse altı ay içinde ikinci kez şu meşum yerde, Ankara’nın Karşıyaka Mezarlığı’ndaydık. Ocak ayının soğuğunda sevgili Hüseyin Aykol’u toprağa vermiştik orada; bu kez yine bir emektar vardı omuzlarımızda: Bayram Balcı.
İstanbullular genel olarak Ankara’yı sevmez. Benim özel bir takıntım yok ama mezarlık hariç. O başka bir şey. Karacaahmet görmüş biri olarak o TOKİ düzenindeki tuhaf yeri, bir sürü kapıdan oluşan labirente benzer düzenini, adeta ‘fabrikasyon’ bir sistemle törenlerin üst üste binme halini hiç sevmedim. Sevsen ne sevmesen ne, o ayrı mevzu; gidiyorsun yatıyorsun işte ve zaten o saatten sonra hikâyenin kalan bölümüne müdahil de olamıyorsun.
Benim bi’ ölmüşlüğüm var. 80’de yakalandığımda öldü diye haber gitmiş içeridekilere, cezaevi avlusunda iyi bir tören yapmışlar, “… ölmez” diye de çığırmışlar; hatta benim o törende okunan yazıyı da sonradan görmüşlüğüm bile var. Abartılıydı biraz ama fena değildi (!) Neyse işte, ikincisi olursa bir gün, mümkünse, ferah, ağaçlık filan bir yeri tercih ederim. Lafı getirdiğim yer orası.
İnsan kısım kısım. Herkesin tarzı başka. Hüseyin Hoca, başka türlü bir adamdı. En zor dönemlerde tereddütsüz Özgür Basın’ın saflarında yer aldı o da. Biraz abi, biraz hoca. Hapistekilerin dostu, yareni. Bakmayın siz, mektup gibi görünür o yazdıkları ama aslında çoğu maalesef bizim fark edip işlemekte yetersiz kaldığımız haber mevzularıydı. Hapistekilerin mektuptan başka çaresi yoktur çünkü ve bazen o anlatılanlar akıllara durgunluk verecek........
