menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

TÜRK TASAVVUF DÜŞÜNCESİNDE IŞK

247 0
23.09.2026

Özel Sayılar İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI Mayıs 2019 Özel Sayısı

İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI

Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı

DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI

Mayıs 2019 Özel Sayısı

TÜRK TASAVVUF DÜŞÜNCESİNDE IŞK

“Işk imiş her ne var âlemde, ilm bir kîl ü kâl imiş ancak.”

Her millet, âlemi bazı kavramların nazarından anlamlandırır. Tabiatı anlamlandırma ve işleme biçiminden doğan kültür de bu nazariyatın bir parçasıdır. Kültürlerin müşterekleri, mezkur âlem tasavvuru göz önünde bulundurularak yorumlanır. Bu yorumun sarih ve vazıh olması için nazarî kavramın merkeze alınması mecburidir.

Türk düşüncesinin mazisini, mecraını ve istikâmetini tâyin eden, nazarından âlemin anlamlandırıldığı kavram ışktır. İyi, doğru ve güzel; ışk nokta-i nazarından türer.

Tanrı, âlem ve insan tasavvurları milletlere metafizik ve ontolojik emniyet kazandırır. Milletler hareket hâlindeki insanın yola çıkış ve dönüş tasavvuruyla imanını şekillendirmiştir. Zira insanın asıl kaygısı, yerini belirlemektir. İnsan, daima yol üzre hareket hâlindedir. Yönünü ve yerini yolda tespit eder; pergelin sabit ayağı ile hareketli hâli yani yer ve yön insanın istikâmetini tâyin eder. Bu hareketi anlamlı kılan ışktır.

Işk Nazarından Âlemi Anlamlandırmak

Nazar, aklın bilinenle bilinmeyen arasındaki hareketlerin yekûnudur. Akıl, bilinmeyenlerle karşılaşınca kendisinde mevcut bilinene yönelir. Bilinmeyeni verecek biçimde bilinenler arasındaki tertibi araştırır, bu araştırma bir yönüyle tefekkürdür. Nihayetinde elde ettiği terkipten çözüme geçer ki bu çözüm ekseriyetle fikri doğurur.[1] Yani nazar, aklın bu üç hareketinin toplamıdır ve nihayetinde fikri verir. Âlemin bir kavramın nazarıyla anlamlandırılması, ana kültür kalıbının ortaya çıktığı kadim zamanlarda tabiatı işleyen akılların bir kavram etrafında gelişmesidir. Nazarî kavram, çekirdek düşüncedir. Ana kültür unsurları dahil olmak üzere her millî müşterek bu çekirdeğin gelişip köklenmesiyle vücut bulur. Hâliyle her milletin nazarî kavram/ kavramları vardır. Türk milleti; Tanrı’yı, âlemi ve insanı ışk nazarından anlamlandırmıştır.

İyi, güzel ve doğrunun bu nokta-i nazardan türemesi tesadüf değildir zira nokta-i nazar; bu nazarın tek bir nokta üzerinden gerçekleşmesi anlamına gelir. Hareket, noktadan başlar. Bu meseleye değineceğiz.

Işk, Bezmi Elest’te insana bahşedilmiştir. Tanrı insanları muhatap aldığında cemâlinden ışkı kalplerine akıtmış; soru sorarak da ilmi akıllarına yerleştirmiştir. Tanrı’nın cemâlinde bir cevher gibi sakladığı ışkın meşruiyeti, hadislerde de tecelli etmiştir.

Tanrı’nın “Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim ve beni bilmeleri için var olanları yarattım.” Dediği rivayet olunur. Bu rivayetin hissesi, Tanrı’nın ilk sevdiği şeyin bilgi olmasıdır. Başlangıçta bilgi ile sevgi vardır ve Büyük Patlama’da patlayan, bilginin ve ışkın yoğunlaştığı noktadır.

 O hâlde âlemi ışkla anlamlandırmak için bilgiye ihtiyaç vardır zira bilginin sevgisi olmadan, sevginin mahiyeti tam anlamıyla zuhur etmez. Buradaki bilgi, hakikâtin bilgisidir. Kadim çağlardan bugüne bilginin kesinliği üzerine türlü tartışmalar yapılmıştır. Eşyanın bilgisinin kesinliğini ölçen bir mısdak var mıdır, hâlâ tartışmalıdır ancak şüphesiz eşyanın bilgisinin hâkikatinin kesinliği barizdir. O hakikât Tanrı’dır.

Bilgi, bilimin öznesidir. Bilim/ ilim, alametten türemiştir. Bedevilerin çölde yolunu bulmak için alametleri birleştirmesi / bağlaması (akletmesi) ilmin etimolojik membaıdır. Bu bağlayıcılık; ilmin, tümellerin idrâki olması anlamına gelir. Hakikatin bilgisine, tüm varlıkların arasındaki bağ idrak edildiğinde ulaşılabilir. Türk düşüncesinde engin semalarda uçan kuş ile karanlık dehlizlerde yürüyen karıncanın işaret ettiği bilgi aynıdır. Karınca ile kuşun tekil olarak varlıklarının idrâki marifet ile mümkün olurken işaret ettikleri tümellik, kozmosun yekpâreliği; ilim sayesinde idrâk edilir. O hâlde marifet tekillerin idraki, ilim tümelin / kozmosun idrâki şeklinde bir çıkarımın yapılması mümkündür.[2]

İnsanlar arasında bilgiden başka fark yoktur. Hakiki mısdak, ilimdir. Tümeli / vahdeti idrâk ederken kesretin özüne inmek, her varlığı okuyabilmek ve tekil varlıkların ardındaki sırrı görebilmek, marifet sayesinde mümkün olur.

Cemalinden ışkı tecelli ettiren Tanrı’nın ilk sevdiği şeyin bilgi olduğunu zikretmiştik. Mezkur rivayet, Sühreverdi’nin ortaya attığı Sudûr teorisinin de kaynağını oluşturmaktadır.

Esasen Sühreverdi, İşrakidir. İşrakiler, Meşşailerden farklı olarak bahs ve burhandan daha çok keşf ve zevki önceler. Yani ışk, akla galebe çalar ancak bu galibiyet, bir diyalektiğin mahsulü değildir. Zira ışkı önceleyen İşrakiliğin kurucusu olan Sühreverdi’ye göre ilk yaratılan akıldır. Sudûr teorisini bu yaratılış safhasına göre inşa etmiştir. Işk da akıl da Tanrı’dan sâdır olmuştur. Bu da Türk düşüncesinde her fikrî / dinî akımın ışkı da aklı da öncelediğine bakılmaksızın aynı yekûnluğa işaret ettiğini delillendirir.

Sûdur teorisi, varlığın yaratılışına dair ortaya atılan felsefî bir anlam arayışıdır. Sühreverdi’ye göre ilk yaratılan akıldır, Tanrı akla üç nitelik bahşetmiştir. Tanrı’yı bilme yeteneği, kendini bilme yeteneği ve sonradan var olduğunu / önceden var olmadığını bilme yeteneği… Tanrı’yı bilme yeteneğinden hüsn/ güzellik doğmuştur zira her güzel, Tanrı’nın bir tecellisidir. Tanrı’nın tecelli etmediği bir şey olmadığına göre, âlemde var olan her şey güzeldir. Aklın kendini bilme yeteneğinden ışk / muhabbet doğar. Işk, daha çok Horasan erenleri tarafından kullanılan bir kavramdır. Sufilerin ekseriyeti muhabbet kavramını tercih eder ancak ışk ile muhabbet arasında nazariyat açısından bir nüans yoktur. Işka muhabbetteki şiddetin adı nazarıyla bakanlar da vardır.

Aklın ezelî ve ebedî olmadığını bilme yeteneğinden ise hüzn / gam doğar. Şüphesiz bu insanın kendi içindeki gurbeti ile de ilgilidir. Ezeli ve ebedi olana duyduğu hasret, bu hasretin içindeki çaresizliği hüznün mahrecidir. Hüsn, Işk ve Hüzn; aynı akıldan doğdukları için kardeştirler. Hüsn en büyükleri, Hüzn en küçükleridir. Hüsn; güzelliğinin farkındadır, aynaya bakıp gülümsediğinde etrafında bir nur belirir ve Işk, bu nura meftun olur. Meftun olduğu için hareket edemez, gözlerini Hüsn’den ayıramaz hâle gelir. Hüsn de Işk’a yapışır ve ona can vermeye çalışır. Hüsn’ün Işk’a bağlılığından gökyüzü ve yeryüzü peydahlanır. Yani kâinat, güzelliğin ve ışkın terkibiyle var olmuştur. Şüphesiz bu terkip içinde yaratılan insanoğlu da hüznün, gamın esiridir. Zira Mutlak Güzel’e ve Işk’a mutlak mânâsıyla ulaşmak mümkün olmayacak, ışktan hüzün doğacaktır. Kendisi de bir âlem olan insanın âlemi anlamlandırma çabası, bu hasret ateşini tüttürmemek içindir. Nitekim âşıklar; tütmeden yanmanın sırrını çözmüş olsalar da ateşi söndürmenin yolunu bulamamış ve yanmanın cezbesine kapılmışlardır. Nihâyetinde ateşi söndürmek gibi bir kaygıları da kalmamış, bu ateşi can suyuyla harlamanın sırrına vâkıf olmuşlardır.

Görüldüğü üzere ışkı önceleyen bu teoride aklın ve bilginin yerini yadsımak mümkün değildir zira akıl olmasa ışk da olmayacaktır. Işk hâlinde vecde ulaşıp aklını yitiren kimselerin aslında aklını yitirmediği zira aklın, hakikâtin bilgisini kavramakta bir araç olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Akıldan kasıt eşyanın bilgisinin mısdakı değil eşyanın hâkikatinin bilgisinin mısdakıdır. Âlemde ışktan gayrı bir şey yoktur ve âlem, yekûn hâlde Tanrı’ya meczuptur.

Işkın Tanrı’dan tecelli ettiğini zikretmiştik. Işkın mahiyeti her varlıkta aynıdır, farklı olan tezahürdür. Beşerî ışk da aşktandır. Bazı sufiler beşerî ışkın insanı küfre götürdüğünü, aslolanın ilahi ışk olduğunu söylese de beşerî ışk ile ilahî aşkın mahiyeti arasında bir fark yoktur. Birisi beşerde tezahür eder, diğeri ilahi olanda tezahür eder. Davud-ı Kayseri’nin muhabbetin en alt mertebesine beşeri olanı koyması ve muhabettin de Tanrı’dan tecil ettiğini söylemesi; surî nikâhın ruhanî nikâhın misali olduğunu belirtmesi bu sebeptendir. Davud-ı Kayseri, beşeri aşkın hafif görülmesini eleştirir. Beşeri aşkın şehvetle özdeşleştirilmesine şiddetle karşı çıkar. Zahiriliğin büyük temsilcisi İbn Hazm’ın beşeri aşkın hâlleri üzerine yazdığı risalesi Güvercin Gerdanlığı da ışkın mahiyetini anlatması bakımından eşsiz bir yerdedir. Beşerî ışkın en önemli tezahürü tercihtir. Ve beşeri ışk ile ilahi ışkın arasında mahiyeti aynı, tezahürü farklı olan on merhale vardır. Beşeri ışkı yaşamayanın ilahi olana yönelmesi mümkün değildir.

Keşf ve zevk yerine bahs ve burhanı önceleyen Meşşailer – ki en önemli öncüsü İbn Sina’dır – ışkı tümüyle inkâr etmiş değildir. İbn Sina’nın felsefesine göre Tanrı’nın aklî yanı idrâk edilir, ışk yanı deneyimlenir. Ancak kişi bu deneyim esnasında tabiata ve Tanrı’ya ilişkin keşfte bulunamaz / fena olamaz.

İşrakilere göre fiillerde tecelli eden ve hüsnü arzulayan insanî güdü, belirli aşamalardan geçerek insanın keşfi neticesinde ilahi bir sevgiye dönüşür. Ancak Meşşailer, bu aşamaları önceden öngörülmüş bir tefekkürün mahsulü sayar ve keşfin imkânsız olduğunu söyler.

Meşşailer ve İşrakilerin mutabık olduğu nokta, tasavvufun amacının insanın saadeti olduğudur. Oysa İhsan Fazlıoğlu; ışk kavramının daha genel bir çerçevede insanı saadete değil selamete ulaştırdığını ancak insanın bu amacı öncelemediğini, âşığın dil, ibare ve kâl ile değil hâl, işare ve şiir ile varlığı işaret ettiğini, keşfi ve zevki ise bahs ve burhanın önüne koyduğunu iddia eder.[3] Meşşailer de İşrakiler de varlığı dil ile tabir eder. Işkın ibaresi şiirdir, bu doğrudur ancak ifadesi musikidir. Selamete yönelmeden musiki üretilemez ve musiki olmadan da sekr hâline geçilemez zira musiki; insanın anlam yolculuğunda, Bezm-i Eles’tte duyduğu sesleri aramasını temsil eder.

O hâlde İşrakiler de Meşşailer de tenkit edilecek görüşlere sahip olsalar da akıl ve ışk nazarında âlemi okuma gayreti göstermiş ve bu gayreti sistematik bir yapıya oturtabilmişlerdir. Yine İhsan Fazlıoğlu’na göre İbn Sina faal akılcıdır ve İbn Sina’ya göre kesin bilginin kaynağı faal akıldır. Kesin bilginin kaynağı sorgulanmaya başladığında insanlık tarihinin altın çağları başlamış, eşyanın hâkikatinin bilgisinin kesin olarak elde edileceği kanısına ulaşılmıştır.[4]

Bilinmeyen bir şeye varlık verilemeyeceğinden bir şeyin bilgisi zorunlu olarak varlığından önce yaratılır. Bu zorunluluk, determinist değildir.

O hâlde ışk ve bilgi birbiriyle bu denli meczolmuşsa Fuzulî’nin kastı nedir? İlim neden bir kîl-ü kâl iken ışk her şeydir?

Fuzuli’den Şeyh Galip’e

Fuzulî’ye göre ilmin ulaşabileceği en son sınır, ışkın kıyısıdır. Kıyıda olan, okyanus hakkında ancak bir zanna sahip olabilir, kendisine sahip olamaz. Işk ise kıyıda durup okyanusu betimlemez; okyanusa dalar, onu yaşar ve hâlde olur, kâl etmez. Okyanusa dalmak eğitim gerektirdiğinden mürşidsiz ışk olmaz. Âşık, mürşide ihtiyaç duyar.

Mezkur sözün hissesi, ışka ve ilme........

© Yeni Ufuk Dergisi