menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

YURDUNU KAYBEDEN ADAMLAR

215 0
23.09.2026

Özel Sayılar İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI Mayıs 2019 Özel Sayısı

İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI

Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı

DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI

Mayıs 2019 Özel Sayısı

YURDUNU KAYBEDEN ADAMLAR 

“Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile bir manası kalmadığını şimdi anlıyorum. İçinde doğduğum, gülüp oynadığım yerlerde benim dilim konuşulmuyor artık. Bir zamanlar, o topraklarda dilini konuşan insanların ne olduklarını da bilmiyorum.” 

Bu satırların yazıldığı Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam gibi kitaplarında Cengiz Dağcı bir milletin vatanlarını nasıl kaybettiğini tüm yaşanmışlıklarıyla anlatıyor. Dağcı, Kırım özelinde meseleyi anlatsa da aslında Kafkasya, Türkistan ve daha birçok yerdeki Türk yurtları da aynı kaderi yaşamıştı. Yüzyıllar boyunca sürecek işgal, zulüm ve korku günleri…  

Yukarıda bahsedilen ve yazının da konusu olan 2. Dünya Savaşı’nda Türklerin yaşadıkları, başlarından neler geçtikleri en azında Türkiye ve bazı Türk yurtlarında çok bilinen bir konu değil. Bu yazıda dünya tarihinin gördüğü en büyük ve en kanlı savaşında Türklerin (yani Türkistan, Kafkasya ve Sibirya Türkleri) nasıl bir hayat geçirdiğini, hangi şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini, bir tarafta Kızıl Ordu diğer tarafta Nazi Almanyasının gölgesinde ne için cephelere sürüldüklerini ve savaşın sonunda neler olduğunu ele alacağız.  

Meseleyi anlamak için 2. Dünya Savaşı’nın biraz öncesine bakmak gerekiyor. 1917 Bolşevik İhtilali ile beraber hem Rusya’da hem de çevre bölgelerde yeni bir dönem başlamış ve Çarlığın yerini Sovyetler Birliği devralmıştı. 1920’li yıllarda başlayan Bolşevik işgalleri Doğu Avrupa’nın bir kısmı, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya bölgelerini tek bir yönetim altında yani Komünist Parti’nin yönettiği Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği altında birleştirdi. Tabi ki bu birleşme, uygulanan politikalardan dolayı Çarlık devrini bile aratacak yeni bir karanlık dönemin başlangıç fitili oldu. Komünist Parti iktidarı başa geldiği an itibarıyla radikal değişiklikler yapmaya başlamış ve kendisine muhalif ya da muhalif olabilecek herkesi ortadan kaldırmak için harekete geçmişti.  

Özel mülkiyeti ortadan kaldırarak uygulanan kolektivizasyon politikaları kıtlıklara sebep olmuş, dolayısıyla kıtlıklara ve milyonlarca insanın açlıktan acı çekerek ölmesine neden olmuştur. Bunun yanında rejime muhalif olan herkesin tutuklanıp çalışma kamplarına gönderilmesi veyahut idam edilmesi, Kızıl Emperyalizmde ancak Komünist Parti’ye boyun eğerek yaşanılabileceğini göstermişti. Lenin ve Stalin döneminde milyonlarca insan bu gibi sebeplerden dolayı acımasızca katledildi.  

Yukarıda anlatılan olaylar 1924’te Lenin’in ölümünden sonra başa geçen Josef Stalin iktidarında zirveye ulaşmıştı. 1929-36 arasında bilinçli bir şekilde gerçekleştirilen kıtlıklar, 1936-38 yılları arasındaki rejim muhaliflerinin tasfiyesi yani aydın katliamları ve daha birçok baskı insanların, özellikle de Türklerin  gözünde Komünist Parti’yi bir ölüm makinesi olarak göstermiş ve insanlar ona yaklaşmak zorunda kalmış ama aynı zamanda ondan korkar bir hâle gelmişti. Sovyetler Birliği’nde bunlar yaşanırken dünya da değişiyordu.  

1.Dünya Savaşı’nın yenilgisinin bedelini ödeyen Almanya çalkantılı bir dönem geçiriyordu. Almanya; ordusu dağıtılmış, ekonomisi paramparça olmuş ve çökmüş bir vaziyette savaşın galiplerine savaş tazminatı ödüyordu. Ancak Almanya’nın kaderi, sonrasında tarihin en büyük diktatörlerinden biri olacak Adolf Hitler’in başa geçmesiyle tam aksi istikamette değişecekti. Liderliğini yaptığı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ile Hitler 1933 yılında Almanya’nın yönetimini ele aldı. Artık Almanya, Nazizmin hâkim olduğu bir devlet, Almanların deyimiyle 3. Reich yani imparatorluk hâline gelmişti. Her alanda Hitler, Almanya’yı kalkındırıyor ve yükselişine hız vermeye devam ediyordu. Hitler, Nazizmin benimsediği “Lebensraum” yani “Hayat Sahası”nı oluşturmak için çevre ülkelere gözünü dikiyordu. Lebensraum, dünyadaki bütün Almanların yaşayabileceği ve tek bir güç hâline gelebileceği bir doktrin mahiyetinde idi. Hayat Sahası’nın oluşturulması için Hitler, önce Avusturya ve Çekoslovakya’yı ilhak etmiş ve beraberinde 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ederek resmen 2. Dünya Savaşı’nı başlatmıştı.  

2. Dünya Savaşı’nın Başlangıcı ve İlerleyişi 

Avrupa’da başlayan ve sonrasında dünyanın birçok bölgesine sıçrayacak olan bu kanlı çatışma tarihte eşi benzeri görülmemiş bir yıkıma neden oldu. Birçok millet tekrardan cephelerde birbirine karşı bir mücadeleye girişmiş ve milyonlarca insan hayatını kaybetmişti. Aynı şekilde milyonlarca Türk yine bu savaşta bulunmuş ve yine milyonlarcası hayatını kaybetmiştir. Sovyetler Birliği içerisinde yaşayan Türkler zorla savaşa sürülmüş ve en ön cephelerde Almanlara karşı ölüme sürüklenmiştir. Bunu daha iyi anlamak için savaşın Sovyetler nezdindeki durumunu ve Nazi Almanyasının yenilmesine kadarki sürecini incelemek gerekiyor.  

1939’da Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği bir Molotov-Ribbentrop Paktı ile Polonya’yı işgal etmiş, batı tarafı Almanya’ya geri kalan tampon bölge ise Sovyetlere bırakılmıştır. Böylelikle iki taraf arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmış ve Doğu Avrupa’da kısmi olarak savaş ilerlememiştir. Ancak 1940 yılından itibaren Almanlar, Avrupa’nın geri kalanını işgal etmeye devam etti. Fransa, İskandinavya, Balkanlar ve birçok gölge, güçlü Alman istilasına karşı boyun eğmek zorunda kaldı. Artık savaşın doğuya doğru ilerleyeceği herkes tarafından biliniyordu.  

Kızıl Ordu’daki generaller de yaşanan tüm bu gelişmeleri Stalin’e raporlasalar da hiçbir önlem alınmıyordu. Hatta Stalin bu raporları getiren generallerini korkaklıkla suçlamış ve idam ettirmiştir. Dolayısıyla Sovyet ordusunun üst kademesi zayıflamış ve gücünü kaybetmiştir. Bunu sonucu savaşın ilerleyen yıllarında net bir şekilde görülecekti. Komuta kademesi olmayan  ve yokluk içerisindeki Kızıl Ordu milyonlarca askerini cephelerde ya esir olarak ya da ölü olarak kaybedecekti. 22 Haziran 1941 tarihinde beklenen fırtına koptu ve Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği’ni işgale başladı. Alman ordusu 4 milyona yakın asker, 3200 top, 4300 uçak ve on binlerce top ve tankla 2. Dünya Savaşı’nın en kanlı ve büyük cephesi olan Doğu Cephesi’ni açmış oldu.  

Kısa zamanda güçlü Alman birlikleri bütün Doğu Avrupa’yı ele geçiriyor ve Sovyet topraklarında hızla ilerlemeye devam ediyorlardı. Savaş başladığında Kızıl Ordu yaklaşık olarak 34 milyon........

© Yeni Ufuk Dergisi