menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

VATAN NASIL KURTARILIR?

211 0
23.09.2026

Özel Sayılar İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI Mayıs 2019 Özel Sayısı

İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI

Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı

DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI

Mayıs 2019 Özel Sayısı

VATAN NASIL KURTARILIR?

Vatan, uğrunda hayatlar feda olunan mukaddes bir ülke demektir.

Hatay’ın kurtuluşunu duymuşsunuzdur. İstiklâl Harbi’nin ardından Lozan’da müzakereler yapılmış, uzun görüşmeler gerçekleştirilmiş fakat netice alınamamış, kadim bir Türk yurdu ana vatandan ayrı bırakılmıştı. Ancak mesele orada kapanmamıştı. Zira Türk tarihi, bağımsızlığından asla taviz vermeyecek Kürşadları her zaman çıkarırdı. Yalnızca zamanını beklerdi; sabırla, ısrarla, inatla…

Müstemleke edilmek istenen bu kadim şehir, önce kendi ayakları üzerinde duran bir devlet oldu; ardından ait olduğu yere, ana vatana kavuştu. Hatay’ın hikâyesi bir toprak kazanımından ibaret değildir. O, iradenin zamana galip gelişinin hikâyesidir.

Bu uzun mücadelenin nasıl kazanıldığını anlamak için 1939’a kadar uzanan yaklaşık yirmi yıllık sürece bakmak gerekir. Bu süreçte üç unsur açıkça öne çıkar:

1-) Dünyanın içinde bulunduğu vaziyet,

2-) Bölgede yaşayanların isteği ve gayreti,

3-) Anavatanın sabırlı ve kararlı politikaları.

Dünyanın İçinde Bulunduğu Vaziyet

Esaret altında kalmış insanlar esaretten kurtulmak için fırsat kollar. En büyük fırsatlar genellikle müstemlekeci devletlerin kendi derdine düştüğü savaşlarda bulunur.

Müstemlekecilik yarışı artık içinden çıkılamaz bir hâl alıp büyük devletler birbirlerinin topraklarına göz dikmeye başlayınca Cihan Harbi patlak vermiş, tüm kıtaları sarmıştı. Savaşta imparatorluklar tek tek çökmeye, galipler kuvvetlerine kuvvet katarken mağluplar yok olmaya doğru ilerliyordu. Savaşta en büyük yara alan devletlerden birisi de şüphesiz yüzlerce yıllık ihtişamlı günlerinden eser kalmayan ve hükmettiği topraklarla diğer tüm devletlerin iştahını kabartan Osmanlı İmparatorluğu olmuştur.

 Osmanlı, savaşı ne iktisadi ne sosyolojik ne de askerî olarak taşıyabildi. Destansı müdafaalar bile mukadder sonu geciktirmekten öteye geçemedi. Mondros, bir teslim belgesi olmanın ötesinde, bir dağılma ilanıydı. Antlaşmanın ardından Türk milletinin sıkıştırıldığı coğrafya beşte dörde varan oranda küçültüldü. Bu süreçte, dün himayesinde yaşayan bazı unsurlar, büyük devletlerin rüzgârını arkalarına alarak yüzyıllık komşularına yöneldiler. Yıllarca Osmanlı’da kendi dilini, dinini, hukukunu özgürce yaşayan milletler büyük ağabeylerinin tesiriyle; gördükleri tüm hoşgörülere, adalete teşekkürlerini(!) farklı bir biçimde iletiyorlardı. Binlerce masum Türk, komşuları tarafından katlediliyordu. Türk milleti için artık susmak, razı olmak, beklemek mümkün değildi.

Yurdun dört bir yanından direniş ateşleri yanmaya başlıyordu. O gün dağ çıkan eşkıya da mal mülk sahibi ağalar da kıt kanaat geçinen köylüler de bir olmuştur. O gün hiç kimse birileri yapmalı dememiş, herkes “ben yapmalıyım!” demiştir. Antep’te, Maraş’ta, Antakya’da ve daha yurdun nice vilayetinde çıkan mücadele sonuçsuz kalmamış, kızılca günde çıkan Türk Başbuğu Mustafa Kemal Paşa, mücadeleyi nizama sokarak bağımsızlık mücadelesini tüm yurt sathına yaymıştır. Neticede millet makûs kaderini yenmiş, Sevr’i elinin tersiyle iterek bağımsız Türk Devleti’nin kurulmasını sağlamıştır. Lozan’da başta kapitülasyonlar olmak üzere birçok mevzu konuşulmuş, Türk heyeti büyük çoğunlukla istediklerini alabilmeyi başarsa da bazı konularda bir türlü istenen netice alınamamış, yüzlerce yıllık Türk vilayetlerinden Türk Devleti haricinde kalanlar olmuştur. Hepsi birer Türk vatanı olan Kerkük, Musul, Batum, Hatay, Selanik ve daha nicelerinin hudut dışı kalmasını Lozan önleyememiştir.

 Savaşta her devlet ağır yaralar almış, ancak müstemlekecilik yarışı burada sona ermemiştir. Galipler daha fazla güçlenmek, mağluplar da ellerinden çıkanları tekrardan alabilmek için bu kez sanayide yarışa koyulmuş; zaman, devletleri tekrar karşı karşıya getirir olmuştur. Bu süreçte Fransa da Suriye bölgesini mandası olarak tutmuş, Türk Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Antakya ve İskenderun ahalisi üzerinde de nüfuzunu arttırmıştır. 1930’lu yılların ikinci........

© Yeni Ufuk Dergisi