GÖNÜLLE YAŞARSAM DÜNYA BENİM, GÖNÜLSÜZ YAŞARSAM BEN DÜNYAYI NEYLEYİM?
Özel Sayılar İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI Mayıs 2019 Özel Sayısı
İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI
Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı
DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI
Mayıs 2019 Özel Sayısı
GÖNÜLLE YAŞARSAM DÜNYA BENİM, GÖNÜLSÜZ YAŞARSAM BEN DÜNYAYI NEYLEYİM?
Ben kimim, ben neyim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Dünyadaki vasfım nedir? İnsan nedir, neyi aramaktadır? Niçin yaşamaktadır, niçin ölmektedir? İnsanı dünyada tutan nedir, ölümü göze aldıran nedir? İlahî… Bu sorular dile getirilsin ya da getirilmesin, hemen hemen herkesin zaman zaman kendisine sorduğu sorulardır. Yazımızda bu sorulara cevap arayacağız. İnsanı bir kalıba sokma niyetinde değiliz, maksadımız yalnızca tefekkür etmektir.
İnsan nedir? “İnsan” kelimesi üns, ünsiyet kökünden türemiştir; alışma, yakınlık kurma, bağ kurma gibi anlamlara gelir. Nitekim insanı diğer varlıklardan ayıran temel özellik de bağ kurabilme kabiliyetidir. İnsanın kurduğu bu bağları, akıl bağı ve gönül bağı olmak üzere iki başlık altında ele alabiliriz.
Akıl bağı, insanın olaylar arasında kurduğu bağdır. Neyi nasıl açıklayacağının, neyi nasıl yapacağının cevabına akıl bağı ile ulaşır. Akıl, anlama ve anlamlandırmada kullanılan bir araçtır. Ancak bu araç, kimi zaman hissettiklerimizi açıklamakta yetersiz kalabilmektedir. Zira her şeyi yalnızca akıl ile anlamamız ve anlamlandırmamız mümkün değildir. Örneğin Tanrı’nın varlığına işaret eden sayısız delili kavrayabilmemize imkân tanıyan akıl, bizleri Tanrı’nın var olduğu hakikatine yaklaştırır. Fakat Tanrı, akıl ile anlaşılamayacağı için insanın yalnızca akla dayanan bir bağla Tanrı’ya ulaşması mümkün değildir.
Eğer insan yalnızca akıl bağı ile Tanrı’ya yaklaşmaya çalışırsa büyük ihtimalle kendi acizliğini idrak eder ve bu acizliğin doğurduğu korku ile Tanrı’ya yaklaştığını zanneder; kimi zaman yolunu kaybeder, kaybolur, hatta boğulur. Nitekim acizliğin farkına varmak Tanrı’ya yönelmeye vesile olsa da tek başına kaldığında yetersiz, hatta kimi zaman tehlikeli olabilmektedir. Çünkü insan acizliğini kolaylıkla unutabilir, zamanla sahip olduğu nimetleri kendinden bilmeye başlayarak kendisini tanrı gibi görebilir. Ayrıca sadece akıl bağı kuran insan, çoğu zaman maddeci bir bakış açısına sürüklenir. Her şeyi kendi yararı ekseninde anlamlandırır. Bu bakış açısına sahip olan bir kimse, kendisi için istediği bir iyiliği yahut güzelliği bir başkası için istemekte zorlanır.
Bu sebeple insanın, yalnızca akılla Tanrı’ya yaklaşmasının güç olduğu ve aklın sınırlarını aşan başka bir bağa ihtiyaç duyduğu kanaatindeyim. Bu bağa gönül bağı diyebiliriz. Gönül bağı sevgiyle inşa edilir. İnsanı Tanrı’ya gerçekten yaklaştıran, korkudan ziyade sevgidir. Yani akıl bağı ile Tanrı’nın var olduğu gerçeğine yaklaşabilir, gönül bağı ile ona ulaşabiliriz.
Akıl bağı ve gönül bağı bir ahenk içinde olmalı ve birbiri ile çatışmamalıdır. Nitekim gönül bağını oluşturan sevginin var olabilmesi ve kuvvet bulabilmesi için birtakım davranışlarda bulunmamız gerekir. Sevgi insanı harekete geçirir. Harekete geçen insan bu davranışları sergilerken akla ihtiyaç duyar, olaylar arasında akıl bağı kurar ve yapılması gerekeni yapar. Bu bağlamda gönül bağını imanla, akıl bağını ise amel ile ilişkilendirebiliriz.
İmansız amel (gönül bağı kurulmamış akıl) ölçüsünü tayin etmekte zorlanır, neyi niçin yaptığını belirlemekte bocalar. İnandığını inkâr eden bir kimse, varoluşunu nihayetinde yalnızca neden–sonuç ilişkileriyle açıklamaya çalışır. Her ne kadar inanmamayı tercih ettiğini söylese de bu tutum dahi bir inanç biçimidir. İnsan, inanmadığını iddia ettiğinde, çoğu zaman kendi nefsini merkeze alan yeni bir anlam düzeni kurar ve farkında olmadan kendi tanrısını inşa eder.
Amelsiz imana (akıl bağıyla desteklenmeyen gönül) gelince; bu kimseler de neye........
