menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

EMPERYALİZM VE KAPİTALİZM

16 0
02.10.2026

Özel Sayılar İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI Mayıs 2019 Özel Sayısı

İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI

Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı

DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI

Mayıs 2019 Özel Sayısı

EMPERYALİZM VE KAPİTALİZM

Bugün içinde yaşadığımız dünya paranın ve ona sahip olanların sözünün geçtiği, kuralların buna göre düzenlendiği bir yerdir. Sosyal düzenin hukuki, kültürel ve siyasi alt yapısı buna göre inşa edilirken ona muhalif yapılar oldukça güçsüz kalmıştır. Bu düzene pek çok isim verildi: Modern dönem, liberal düzen, kapitalizm, serbest piyasa ekonomisi, küresel düzen vb. Bütün bu isimlendirmeler bize, içinde yaşadığımız sistemin belirli yönlerine dikkat çeker. Yine de hiçbiri sistemi tam olarak açıklayamamaktadır.

Belirli bir toplumda veya tüm dünyada işleyen bir düzeni anlamak için o düzenin dünya görüşünü, kabullerini ve müesseselerini incelemek gerekiyor. İlaveten düzeni en temelden irdelemek için de onun çıktığı coğrafyaya, bugüne kadarki sürede yetiştirmek istediği ideal insan tipine, bu insan tipinden beklentisine, bunun dışında mevcut (ama misal teşkil eden) insan tipine, son tahlilde de ortalama insan tipine bakmak gerekecektir. Nitekim her düzen kendi ihtiyaçlarına göre bir insan yetiştirmek ister. Bu insanlar, o sistemin amacına tutulan bir aynadır.

Öncelikle içinde yaşadığımız sistemin, adı her ne olursa olsun Batı medeniyetinin bir ürünü olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu düzen Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi ile şekillenmiştir.

Rönesans ve Reform birbirine kısmen bağlı olsa da esasında birbirinden ayrı saiklerle, ayrı coğrafyalarda doğmuştur. İtalya’da doğran Rönesansın en belirgin özelliği hür düşünce ve insan tecrübesine verilen değerin artmasıdır. Gerçekte olanın ne olduğu bir yana Rönesans, Batı düşüncesinde hep iyi ve doğrunun öğrenildiği otoritelerden münezzeh düşüncenin ortaya çıktığı, sanatın ilahilikten dünyevi olana döndüğü ve bireyin yüceltildiği bir dönem olarak anılır.

Bireyin düşüncenin merkezinde olması ve temel ölçü kabul edildiği bu dönemdeki pedagojik düşünceye, hümanizm felsefesi denir. Hümanist düşüncede bireyin aklı ve tecrübesi hakikate ulaşmada tek ölçü olmuştur. Bu düşünce bugün de övülüp eğitim sistemlerinde de devam ettirilmektedir. Hümanizmin ön gördüğü insan tipi evrensele ulaşmış ve kozmopolittir. Kozmopolitlik fikrinin ümmet düşüncesi dışında “insanlık” olarak tartışıldığı dönem de buradadır. Fakat Batı, kendi eğitim modellerinde kozmopolitliğe yer vermez. Yine de kozmopolitlik Batı tarafından, Batı dışı toplumlara önerilmektedir.

Reform ise doğrudan Katolik Kilisesi’nin yani Vatikan’ın siyasi, iktisadi ve dinî tahakkümünü kırmak için sosyal bir iş birliği içinde bir başkaldırıdır. Reformu önemli kılan dinin kardinaller tarafından söylenegelmiş kurallardan ibaret olmadığı ve hatta bunların pek çoğunun yanlış olabileceği düşüncesidir. Weber’in deyimiyle burada doğan Protestan ahlak, çalışmanın ve bu-dünyada mülk edinmenin doğru ve iyi olduğunu söyleyerek yeni dönemdeki insan tipine de bir gönderme yapmıştı. Bu insan tipi bu-dünyayı hayatın merkezine koyarak mülkiyet sahibi olan insandır, girişimcidir. Kilise söyleminin aksine bu tip davranış günah veya kötü değildi, övülen ve olması gerekendi. Reformun ürettiği insan tipi bu-dünyacı (seküler), ferdiyetçi ve risk alan tipti.

Ferdiyetçiliğin övülmesi garip gelebilir ancak zaten bu doğrudan övülmez. Bugünkü dünya düzeninde reklamları incelediğimizde bile ferdiyetçiliğin ne kadar baskın olduğunu görürüz.

Aydınlanma ise şüphesiz rasyonalite ve pozitivizmi üretti. Bunun da hem sebebi hem de sonucu maddeciliktir. Maddecilik insanın temelde ruh değil maddeden oluştuğunun düşünüldüğü felsefedir. Yine de bütün Batı felsefesi maddeci değildir ancak sistem maddeci bir insan ön görür. Bu insanın hedefleri maddidir. İlaveten maddeci felsefe esasen sosyal yapının da maddi düşüncelerle inşa edildiğini varsayar. Yani sosyal ilişkilerin temeli maddi ilişkiler, menfaat yani ticari ilişkilerdir. Pozitivizm işte tam burada sisteme ruhunu kazandırmaktadır. Çünkü hesaplanamayan şeyin olmadığı fikri, sonuçta “olmaması” gerektiğine dönüştü ve bütün sosyal düzen insanların hesap edilebilir ilişkileri üzerinden inşa edildi.

Batı düzeninin herkese muhatap olmasını sağlayan Sanayi Devrimi her şeyin değişmesine sebep oldu. Batı medeniyetinin tüm dünyayı sömürgesi hâline getirip kendi düzenini yayması düşünceleri dolayısıyla değil Sanayi devriminin onlara sağladığı teknolojik ve askerî üstünlüktür. Bunu anlamak için sadece göz ucuyla tarihe bakmak yeterli olacaktır. Nitekim Batı sistemi, hiçbir yere tartışarak ve sistemin güzelliği fark edilip ihraç edilerek girmemiştir. Batı düzeninin işlediği her yerde postal izi vardır.

Avrupa’nın bütün dünyayı sömürgesi hâline getirdiği süreci biraz daha irdelemekte fayda var.

Avrupalıların denizlere açılmasının sebebini bilinmeyeni öğrenme merakı olarak açıklamak doğru değildir. Doğu Akdeniz ve Asya ticareti uzun zamandır Venedikli, Cenevizli, Arap, İranlı, Hintli ve Osmanlı tüccarlarının içinde yer aldığı geniş bir ağ üzerinden yürütülüyordu. Baharat, ipek, değerli taşlar, porselen ve başka lüks ürünler Avrupa’ya çok sayıda aracıdan geçerek ulaşıyor, bu durum fiyatları yükseltiyordu. Portekiz ve İspanya gibi Atlantik kıyısındaki devletler, mevcut ticaret ağlarına bağımlı kalmadan Asya’ya ulaşabilecek yeni yollar aramaya yöneldiler. Denizcilik teknolojisindeki gelişmeler, pusulanın yaygınlaşması, gemi yapımındaki ilerlemeler ve haritacılık bilgisinin artması, uzun mesafeli seferleri mümkün hâle getirdi.

Bu arayış kısa sürede ticari bir girişimin sınırlarını aşarak askerî ve siyasi bir yayılma hareketine dönüştü. Portekizliler Afrika kıyıları boyunca ilerleyerek Ümit Burnu’nu dolaştılar ve Hint Okyanusu’na ulaştılar. İspanya adına sefere çıkan Kristof Kolomb ise Asya’ya vardığını düşünerek Amerika kıtasına ulaştı. Ardından Avrupalı denizciler Atlas Okyanusu’nu, Hint Okyanusu’nu ve Pasifik’i birbirine bağlayan güzergâhlar kurmaya başladılar. Böylece daha önce bölgesel merkezler etrafında örgütlenen ticaret ağları, giderek Avrupa limanlarının yön verdiği küresel bir sistemin parçaları hâline geldi.

İspanyol ve Portekizli istilacılar, sayıca kendilerinden çok daha kalabalık toplulukları kısa sürede egemenlikleri altına alabildiler. Ateşli silahlar, atlı birlikler ve yerli siyasi rekabetlerden yararlanılması bu başarıda etkiliydi. Ancak asıl yıkıcı unsur, Avrupalıların beraberlerinde taşıdığı salgın hastalıklardı. Çiçek, kızamık ve grip gibi hastalıklara karşı bağışıklığı bulunmayan yerli toplumlar büyük nüfus kayıpları yaşadı. Bazı bölgelerde nüfus birkaç kuşak içerisinde yok oluşun eşiğine geldi. Bu demografik çöküş, mevcut siyasi yapıların parçalanmasını kolaylaştırdığı gibi Avrupalıların geniş topraklara yerleşmesine de olanak tanıdı.

Amerika’nın ele geçirilmesi, Avrupa’ya tarihte benzeri az görülen ölçekte değerli maden akışı sağladı. Özellikle Meksika ve Peru’daki gümüş madenleri, İspanyol İmparatorluğu’nun mali gücünü artırdı. Amerika’dan çıkarılan gümüş yalnızca Avrupa’da kullanılmadı; Akdeniz, Osmanlı coğrafyası, Hindistan ve Çin’e kadar uzanan ticaret ağlarına girdi. Böylece Amerika madenleri, Avrupa ile Asya arasındaki mal değişimini finanse eden başlıca araçlardan biri oldu. Avrupa devletleri, daha önce yeterli miktarda üretemedikleri veya Asya pazarlarına sunamadıkları mallar karşılığında değerli maden ödeyerek doğu ürünlerine ulaşabiliyordu. Bu büyük maden akışı Avrupa ekonomilerinde fiyatların yükselmesine yol açtı. “Fiyat Devrimi” adı verilen bu süreçte sabit gelirle yaşayan kesimlerin alım gücü azalırken ticaretle, toprak kiralarıyla ve üretimle uğraşan bazı gruplar servetlerini artırdı. Geleneksel feodal ilişkiler zayıflamaya, para ekonomisi daha geniş alanlara yayılmaya başladı. Toprağa bağlı yükümlülüklerin yerini giderek parasal ilişkiler aldı. Tüccarlar, bankerler, gemi sahipleri ve büyük üreticiler siyasi........

© Yeni Ufuk Dergisi