Teknofaşizm yahut vatanseverliğe çağrı: Palantir Manifestosuna dair
Teknolojinin toplumsal hayatı derinden etkilediği ve modernleşme için en önemli kaldıraç olduğu argümanı, teknolojik deterministlerin ana tezi idi. Teknolojinin merkezde olduğu bu okuma biçimi insanın bu ilişkide nerede konumlandığı tartışmalarına da eğildi ve ortaya önemli bir literatür çıktı. Konuya negatif çerçeveden bakan birçok isim, teknolojinin insan hayatını olumsuz etkilediği ve insanın kendi ürünü olan teknolojik düzlemde edilgen bir konuma sürüklendiğini öne sürdüler.
Bugün yapay zeka ve bulut sistemleri ile daha rafine biçimde hissettiğimiz bu düzen eleştirisi, modernleşen toplumların kaçınılmaz biçimde yüzleştiği bir konu oldu. Heidegger’in, Batı’nın araçsal rasyonalitesine yönelik erken dönem eleştirileri ve tekniğin herhangi bir etik ve rasyonel kısıt olmaksızın kullanımı, teknolojinin mahiyeti konusunda önemli bir uyarı idi. Sonraları Eleştirel Teori’nin üzerine düşündüğü ve aydınlanma açısından bir kriz olarak değerlendirdiği bu yönelim, Neil Postman ve Hubert Dreyfus gibi isimlerin de gündemine girmiş ve teknolojinin insanın kontrolünden çıkarak yarattığı tedirginlik bir tür Frankenstein Sendromu olarak yorumlanmıştır.
Teknolojinin modernleşen Türkiye’ye etkisi de benzer açılardan ele alınmış ve Nurettin Topçu ile Erol Güngör gibi isimler bu konuya dair önemli analizler yapmışlardır. Nitekim Topçu, yüzyılımızı “makine medeniyeti” olarak tavsif etmiş ve teknolojinin baskın olduğu bu düzenin insan hürriyeti açısından büyük sorunlar ortaya çıkarttığını söylemiştir. Atom bombasının yarattığı medeniyet krizinin beslediği bu tartışma iklimi, bugünün imkanları ile değerlendirildiğinde yeniden gündeme gelmeli ve içinde bulunduğumuz çağı kendi değerlerimizle yorumlamalıyız. Peki gerçekte makine ve teknolojik gelişime dair bu........
