Kelam geleneği (6)
Kelam geleneğinde geçen yazıda sözünü ettiğimiz kimlik krizini aşma teşebbüslerinin kısa bir dökümünü sunmaya başlayacağım. Krizi çözme teşebbüsleri kısa bir dökümünün bile içinde yaşadığımız dönemdeki fikrî buhranlarımızın kökenleri hakkında bizi daha belirgin bir tabloya ulaştıracağını umuyorum.
Bu teşebbüslerin başında İmâm Gazzâlî’nin el-Munkız mine’d-dalâl ve İhyâu ulûmi’d-dîn adlı eserlerindeki kelam ve felsefenin her ikisini de kapsayan değerlendirme ve teklifleri gelir. Gazzâlî Munkız’da (i) kelam ilminin dinî akideleri savunmak için ortaya çıktığını, (ii) kısa süre içinde hakikat araştırmasına evrildiğini fakat (iii) kendi zamanından epeyce önce bu vasfını kaybettiğini söyler.
Daha önceki yazılarda dile getirdiğimiz üzere bu tespitlerden ilki hakkında ben Gazzâlî’yle hemfikir değilim. Lakin kimlik krizine dair değerlendirmeleri bağlamında bunu tartışmaya gerek yok. İkinci maddede Gâzzâlî kelamın özellikle Hicrî ikinci yüzyılın ikinci yarısı ile dördüncü yüzyılın ilk çeyreğine kadarki süreçte kelam ilminin eşyanın hakikatini araştırma çabasına girdiğine işaret ediyor olmalıdır. Gerçekten de bu süreçte kelamcılar, insan iradesinin bağımsız olarak var olan bütün mevcutların sistemli bir araştırmasına girişmişler ve tespit edebildikleri bütün mevcutları araştırmalarının bir parçasına dönüştürmüşlerdir. Gazzâlî’nin “uzun zamandır kelam bu vasfını kaybetti” tespiti ise muhtemelen dördüncü yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren kelamın bulunduğu duruma işaret ediyor. Bu süreç bilhassa Ehl-i sünnet kelamcılarının daha etkin olmaya başladığı zaman dilimine tekabül eder. İlk bakışta Ehl-i sünnetin kelam geleneğinde baskın hale........
