İslam tarihine aşkla bağlı bir hoca: Mustafa Fayda
İslam tarihine aşkla bağlı bir hoca: Mustafa Fayda
Bir akademisyeni, bir ilim adamını unutulmaz kılan şey, talebesine aktardığı bilginin kemiyetinden ziyade o bilgiyi aktarma keyfiyetidir; bilgiyi aktarırken muhatabına asıl olarak ruh ve duyguyu, aşk ve enerjiyi transfer etmesidir. Verilen bilgiler unutulur; ama aktarılan duygular unutulmaz. Zihne hitap eden bilgiler zamanla silinip gider; lakin kalbe işlenen ve aşılanan duygular asla silinmez. İşte bu müstesna hocalardan biri, Konya’nın manevî büyüklerinden Hacıveyiszade Mustafa Efendi’nin torunu olan Prof. Dr. Mustafa Fayda Hoca’dır. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde 1996’da kendisinden iki dönem İslam Tarihi dersini aldığım muhterem Mustafa Fayda Hocam, bendenizde verdiği bilgilerden ziyade aşıladığı ruh ve duyguyla kalıcı izler bırakmıştır.
Onun yazımızın başlığında ifade edildiği gibi “İslam tarihine aşkla bağlı bir hoca” olmasının iki veçhesi vardır. Biri, bir akademik saha olarak İslam tarihine olan ilgisi; diğeri de İslam tarihindeki büyüklere olan sevgisi. Türkiye’de akademik bir ilim dalı olarak İslam tarihi disiplininin öncülerinin ve kurucu duayenlerinden olan Mustafa Hocamız, şüphesiz çok sayıdaki akademik çalışmasıyla alanına ciddi katkılar sunmuştur. Ancak onu, talebeleri nezdinde unutulmaz kılan, akademik derinliğinden ziyade başta siyer olmak üzere İslam tarihine aşk derecesindeki sevgisi, bağlılığı ve bu sevgiyi büyük bir heyecan ve yüksek bir enerjiyle derslerinde aktarmasıdır.
Hoca, tam bir siyer aşığıdır ve İslam tarihine meftun bir insandır. Bu aşkı ve meftunluğu, derslerine öyle sirayet ederdi ki bizler, o derin aşkın ve yüksek enerjinin çekimine kapılır ve dersin nasıl geçtiğini anlamazdık. O, defalarca anlattığı bir bilgiyi anlatırken, sanki o bilgiyi yeni öğrenmiş ve o öğrenmenin heyecanını üzerinden atamamış birisi gibi anlatırdı. Anlatırken gözleri ışıl ışıl olur, jest ve mimikleriyle anlattığı olayı yaşardı âdeta.
Mustafa Hoca, siyerden ve İslam tarihinden bahsederken, “dışarıdan biri” gibi anlatmaz, tamamen kendisini o tarihin bir parçası olarak görür ve “içeriden biri” olarak kendi öz tarihini anlatır gibi anlatırdı. Tarafsız bir gözlemci veya nesnel bir araştırmacı edasıyla değil; o kutlu zincirin günümüzdeki bir halkası gibi anlatırdı. Başta hulefa-i raşidin olmak........
