Kamusal ve özel alan ikilemi üzerinden devlet-birey ilişkisine Kur'an ışığında bazı yorumlar
Devlet ile birey arasındaki ilişki insanlığın en kadim tartışmasıdır. Hammurabi'den Platon'a, Hobbes'tan yirminci yüzyılın totaliter yıkımına uzanan devasa bir literatür var. Ve o literatürün büyük sorusu şudur: Devlet ne kadar büyük olmalı?
Ben burada bu soruya bir başka açıdan yaklaşacağım. Çünkü bugünün sorusu nicelik değil, sınır sorusudur: Devlet ne kadar büyük olmalı değil, nereye kadar genişleyebilir? Vatandaşın hangi bölgesi ona kapalıdır, ve o çizgiyi kim çizer?
Gözetim, veri, mahremiyet, ifşa kültürü, dijital kimlik — modern siyasetin bütün somut kavgaları tam bu çizginin üzerinde geçiyor. Ve baştan bir hüküm koyalım: Bu çizgi doğal değildir. Siyasi bir üründür. Kim çizerse, o kazanır.
Batı bunu bir duvar üzerine kurdu. Can, hürriyet ve mülkiyet devletten önce vardır; devlet vekildir, vekâletini kötüye kullanırsa azledilir. Kant ahlaki formülü verdi: İnsan asla yalnızca araç olarak görülmemelidir. Mill 1859'da ölçüyü koydu: Devlet ancak başkasına zarar veren eyleme karışabilir; "senin iyiliğin için" meşru gerekçe değildir. Duvarın taşları da döşendi: konut dokunulmazlığı, mektup gizliliği, keyfî aramaya karşı güvence..
Kamusal alan tarafında ise Habermas'ın tespiti geçerlidir: On sekizinci yüzyıl kahvehanelerinde doğan, iktidarı tartışan ve ondan hesap soran kamu, kitle basını ve gösteri siyasetiyle tüketen bir izleyiciye dönüştü. Arendt daha ağır konuştu: Özel alanı olmayan insan, yönetilmesi en kolay insandır. Foucault ise duvarın kendisini sorguladı — modern iktidar dışarıda beklemez, okulla, sicille, muayeneyle zaten içeridedir. Ve dikkat: Modern devletin girişi çoğunlukla şiddetle değil, hizmetle olur. Karşı çıkmak bu yüzden zordur.
Bugün duvar yıkılmadı; camlaştı. Özel alan artık bir yer değil, bir veri akışı. Çizgiyi devlet değil, hesap vermeyen dev şirketlerin kullanım koşulları çiziyor. En önemlisi: Rıza, ihlalin yerini aldı. Eskiden devlet kapıyı kırardı; bugün kapıyı kullanıcı açıyor — tek tıkla, okumadan. Mahremiyetin en büyük kaybı zorla değil, kolaylık karşılığında gönüllü yaşandı. Burayı uzatmak istemiyorum. Amacım bazı ayetler üzerinden bu ilişkiye bakmak...
Kuranda bu mesele dağınık tavsiyeler halinde değil, hukuki müeyyideye bağlanmış bir sınır rejimi olarak durur.
Evin eşiği. "Kendi evleriniz dışındaki evlere, izin istemedikçe ve selâm vermedikçe girmeyin." (Nûr 27). Ve devamı: "Size 'geri dönün' denirse dönün." (Nûr 28). "Hayır" cevabı meşru ve yeterlidir; gerekçe istenmez. Modern hukukun temel ilkesi olan rızanın geri çekilebilirliği burada tanınmıştır. Hemen ardından da umuma açık mekân meskenden ayrılır (Nûr 29) — tam anlamıyla bir kamusal/özel tasnifi.
Bilgi mahremiyeti. "Zannın çoğundan kaçının... birbirinizin gizli hallerini araştırmayın (velâ tecessesû)... gıybet etmeyin." (Hucurât 12). Tek ayette üç ayrı yasak: kanıtsız hüküm, bilgi toplama, ve toplanan bilginin yayılması. Bu tam olarak modern gözetimin yapısıdır: şüphe → toplama → ifşa. Ayet üç halkayı da ayrı ayrı yasaklar. Ve yasaklanan, kişinin açıkça yaptığını görmek değil, gizlemeyi tercih ettiğini araştırmaktır — mahremiyetin modern tanımının kendisi.
İfşanın kendisi suçtur. "Hayâsızlığın yayılmasını arzu edenler için çetin bir azap vardır." (Nûr 19). Burada yasaklanan fiil değil, fiilin haberinin dolaşıma sokulmasıdır. İftiraya seksen........
