menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tanpınar’dan Bergson ve Schumpeter’e imtidat kavramı: Değişerek devam etmek

58 0
14.09.2026

İçinde yaşadığımız çağ, bireysel hayattan mesleklere, siyasetten ekonomiye ve ahlaki değerlere kadar uzanan geniş bir alanda büyük bir belirsizlik ve dönüşüm yaratıyor. Böyle dönemlerde toplumlar iki zıt hataya düşebiliyor: Geçmişe kapanarak değişimi reddetmek veya yenilik adına geçmişle bütün bağlarını koparmak. Oysa sağlıklı toplumsal gelişme, ne mutlak süreklilikte ne de mutlak değişimdedir. Asıl mesele, tarihsel ve kültürel birikimi yeni şartlar altında yeniden yorumlayarak geleceğe taşıyabilmektir. Eski Türkçedeki “imtidat” kavramı tam da bunu anlatır: Değişim içinde süreklilik, süreklilik içinde değişim; başka bir ifadeyle, kimliğini kaybetmeden yenilenebilmek.

GİRİŞ: TANPINAR GİBİ “İKİ CİHAN ÂRESİNDE” YAŞAMAK

İçinde yaşadığımız çağın en belirgin özelliklerinden biri belirsizliktir. Bu belirsizlik yalnızca ekonomiyle, siyasetle ya da teknolojiyle sınırlı değildir. Bireylerin hayat planlarından mesleklerin geleceğine, kurumların işleyişinden toplumların ahlaki ve kültürel referanslarına kadar uzanan geniş bir alanda eski doğruların sarsıldığı, yeni doğruların ise henüz tam olarak yerleşmediği bir dönemdeyiz.

Ahmet Hamdi Tanpınar bazı yazılarında ve meşhur Huzur romanında esasen bu kavramı anlatmaya çalışır. Ona göre yaşadığı İmparatorluğun son ve Cumhuriyetin ilk yıllarında hem toplumumuzun hem de aydınlarımızın karşılaştığı durum “iki cihan âresinde” olmaktır. Eski daha tam olarak ortadan kalkmamıştır, kalkmamalıdır da… Ancak yeni de daha tam olarak kurulamamıştır, kendi köklerine dayanmayan bir yeni zaten yaşayamaz. Bu bağlamda Hocası Yahya Kemal’in şiir ve sanat anlayışını da “imtidat” kavramıyla açıklar: Eski şiirin yeni form ve yeni bir sesle devam etmesi… İnsan birey ve toplumlarına ait olan her şey için bu temel yargı geçerlidir diyebiliriz. Aslında bugün, tam da Tanpınar’ın zamanında olduğu gibi, hepimiz “iki cihan âresindeyiz.”

Böyle zamanlarda insanın ilk eğilimi belirsizlikten kaçmak olur. Toplumlar da benzer biçimde davranır. Kimi zaman geçmişe kapanarak güven ararlar, kimi zaman da yeniliği mutlak bir kurtuluş reçetesi gibi görürler. Oysa her iki tutum da aynı ölçüde tehlikelidir. Geçmişi dondurmak toplumu değişen şartlara karşı körleştirebilir; geçmişle bütün bağları koparmak ise toplumsal hafızayı ve kimliği aşındırabilir. Asıl mesele değişip değişmemek değildir. Asıl mesele, değişirken neyi koruyacağımızı, neyi terk edeceğimizi ve koruduğumuz unsurları yeni şartlar altında nasıl yeniden anlamlandıracağımızı bilmektir.

Eski Türkçede bu düşünceyi ifade eden çok güzel bir kelime vardır: İmtidat. Tanpınar bunu sanat anlayışı açısından kullanmıştır, ben ise toplumsal ve iktisadi yapı için kullanacağım. Kelime en genel anlamıyla uzama, devam etme, sürme anlamlarını taşır. Ancak burada onu daha geniş bir anlamda kullanabiliriz: değişim içinde süreklilik, süreklilik içinde değişim.

BERGSON: HAFIZA SÜRE VE DEVAMLILIK

Bu bakış açısı bizi Fransız filozof Henri Bergson’un zaman anlayışına götürür. Bergson için gerçek zaman, saatlerin ölçtüğü birbirinden kopuk anların toplamı değildir. Onun “durée”, yani süre kavramında geçmiş tamamen ortadan kalkmaz. Hafıza aracılığıyla bugünün içinde varlığını sürdürür; bugün de geçmişten taşıdığı birikimle geleceği yaratır.

İnsan hayatında bu açıkça görülür. Çocukluğumuz ortadan kaybolmuş değildir. Yaşadığımız tecrübeler, edindiğimiz alışkanlıklar,........

© Yeni Birlik