Ehl-i Beyt ile ilişkilerimiz (5)
Hazret-i Ali’nin İki Mertebesi
Bediüzzaman, Hazret-i Ali’ye (ra) iki açıdan bakılmasını tavsiye ediyor:
1) Şahsî kemâlât ve mertebesi noktasından. Hazret-i Ebu Bekir’in, Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Osman’ın ve diğer Ashab-ı Kiramın nasıl şahsî kemâlât ve mertebesi varsa, Hazret-i Ali’nin de şahsî kemâlât ve mertebesi vardır. Ancak biz elbette bu kemâlât’ın ne derece yüksek olduğunu veya diğerlerine göre durumunu bilemeyiz. Haddimiz değil!
2) Âl-i Beytin (ra) şahs-ı mânevîsini temsil ettiği noktasından.
Bu mesele Hazret-i Ali için ekstra bir azamet sağlıyor. Çünkü Âl-i Beytin şahs-ı manevisi mertebesine ümmetten yükselebilen elbette yoktur. Bu mertebe Hazret-i Ali’ye has bir mertebedir. Bu noktada Hazret-i Ali (ra) nev-i şahsına münhasırdır. Nitekim, “Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsi ise Resul-i Ekrem’in (asm) bir nevi mahiyetini gösteriyor.”1
Olsa olsa kendi soyundan, kardeşleri arasından onu geçebilecekler olabilir. Çünkü neticede kan ve soy bağı vardır. Ama olmamıştır. Tarih buna şahittir.
Hz. Ali’nin Üstün Olduğu Nokta
Bu noktaların birincisinde başta Hazret-i Ali olmak üzere, bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebu Bekir’i, Hazret-i Ömer’i ve Hazret-i Osman’ı takdim ediyorlar. Yani öne geçiriyorlar. Yani bu üç sahabenin “hizmet-i İslâmiyette ve kurbiyet-i İlâhiyede makamlarını daha yüksek görmüşler.”2
İkinci nokta itibariyle ise, Bediüzzaman diyor ki: “Hazret-i Ali (r.a.) şahs-ı mânevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt bir hakikat-i Muhammediyeyi (asm) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez.
İşte, Hazret-i Ali (ra) hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdis-i Nebeviye bu ikinci noktaya........
