Çınar duruşu
“Olmuş veya olması mümkün hadiseleri yazılı, sözlü anlatma. Rivayet. Vukuat, mesel. Kıssa. Baştan geçen macera. Bir vakıayı teferruatıyla nakletme. Sergüzeşt-i hayat…”
Edebiyat lügatleri, böyle tarif eder hikâyeyi. Hikâyeler vardır, hayalidir, yazılır, okunur, biter. Zamanla unutulur gider. Hikâyeler vardır, hakikatlidir, hikmet doludur, her hâli ile yaşanır. Taşıdığı hakikat nisbetinde zamanı aşar, nesiller tarafından yaşanıp yaşatılarak asırlar boyu devam eder.
Hakikatli hikâyeler de hayalî hikâyeler gibi şahıs, zaman, mekân, hadise unsurlarından meydana gelir. Hâl ve hadise muhtevalı türleri; giriş, gelişme, sonuç merhaleleri vardır. Hikâyede işlenen hakikatle unsurlar arasında sağlanan insicam, intizam, dil ve üslûp başarının esasını teşkil eder.
Şahısların olduğu gibi şahs-ı manevîlerin ve o manevî şahsiyetleri temsil eden heyetlerin, müesseselerin de kendilerine has hikâyeleri vardır. Onlar medar-ı bahs olduğunda hep o hikâyeler hatırlanır. Zaten ancak hikâyesi olan şahısların ve şahs-ı manevîlerin söyledikleri konuşulur, onların yaptıkları yazılır.
Tıpkı ‘Bir Duruşun Hikâyesi’ne mevzu teşkil eden Yeni Asya’nın hikâyesi gibi.
BİR VAZİFENİN TEZAHÜRÜ
İnsanların ekseriyeti kırılacak şişe parçalarını murassa elmaslara, fânî dünyayı bâkî ahirete tercih etmeye meyyaldi. Resmî merciler ve maddî güç kaynakları da gazeteler, dergiler, kitaplar vasıtası ile bu yanlış anlayışı hahişle teşvik edince matbuat âlemi fikrî muharebe meydanı hâline gelmişti.
“Hayatın gayesini ‘rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir’ diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip dehşetli bir küfrân-ı nimet ederler.” (Lem’alar, s. 917.)
Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri, Risale-i Nur Külliyatındaki bu ve benzeri ifadelerle yanlış gidişata karşı çıkınca resmî mercilerin, siyasî ve maddî güç kaynaklarının saldırılarına maruz kalmışlardı. Mukabele etmek istedikleri zaman da her seferinde ‘kanun’ ismini verdikleri ‘cebr-i keyfî-i küfrî’ ile karşılarına çıkmışlar ve tacizlere, takiplere, tevkiflere, hapislere, sürgünlere maruz bırakılmışlardı.
Bediüzzaman Hazretleri ‘Dinî gazeteler ila-yı kelimetullahın neşir vasıtalarıdır’ (Şualar, s. 457.) demişti. Nurcular da manevî cihad olan ila-yı kelimetullahın cephe hattında müsbet hareket esası ile mücadele ettikleri için dinî gazetelerden, haklı davalarını müdafaa etmelerini beklemişlerdi. Onlardan yeterli destek göremeyince ‘başlarının çaresine bakma’ cihetine gitmişlerdi.
“Risale-i Nur bu mübarek vatanın manevî bir halaskârı olmak cihetiyle; şimdi iki dehşetli manevî belayı defetmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibi zannederim… Âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak zamanı gelmiş diye kalbime ihtar edildi.” (Mektubat, s. 812.)
Nur Hareketinin kurmayları, mesele üzerine yaptıkları istişare toplantılarında Risale-i Nurlardaki bu ifadeleri, Üstad tarafından kendilerine verilmiş talimat telakki ederek maddî imkânları o kadarına yettiği için haftalık da olsa bir gazete çıkarmaya karar vermişlerdi. Bu maksatla birbiri ardınca çıkardıkları Zülfikâr ve Uhuvvet mütegalibelerin fiilî müdahalelerine fazla mukavemet edememişti.
ÇAM’DAN........
