Eskilerin masalları ve hakikatler
Onlarca kişi yan yana dizilir, en baştakinin kulağına bir cümle fısıldanırdı. Sonra bu cümle sırayla başkasına aktarılırdı. Oyunun sonunda ilk cümle ile son söylenen cümle çoğu zaman birbirinden farklı olurdu. Fakat bazen ilk cümleden kalmış birkaç kelime ve iz, son cümlenin içinde bulunurdu.
Şimdi bu oyunu biraz daha geniş düşünelim.
İlk cümle vahiy olsun. Oyuncular ise nesiller...
Yazmak yok, kaydetmek yok. Sadece sözlü aktarım var. Bir nesil duyduğunu diğerine, diğeri bir sonrakine aktarıyor. Yüzlerce, yıl geçiyor. Diller ve toplumlar değişiyor, hafızalar zayıflıyor. Bir kelime unutuluyor, bir anlam değişiyor, bir kıssa zamanla süsleniyor. Nihayetinde ilk cümle bambaşka bir hâle geliyor.
Peki ya eskilerin masalları da buna benzer bir süreçten geçtiyse?
Bugün bize garip, hatta saçma gelen mitolojiler, o toplumların dünyayı, yaratılışı, ölümü ve İlâhî varlıkları açıklayan inançlarıydı. Peki bunların içinde, zamanla bozulmuş daha eski hakikatlerin izleri bulunuyor olabilir mi?
Kur’ân, “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın”¹ buyurur. Öyleyse bugün yalnızca kırıntılarına ulaşabildiğimiz eski kavimlere de İlâhî bir tebliğ ulaşmış olması ihtimali olamaz mı?
Sümer tabletlerindeki Gılgamış Destanı’nın tufan anlatısı, Babil geleneğindeki Utnapiştim, Hint geleneğinde Manu’nun tufandan haberdar edilip gemiyle kurtulması ve farklı coğrafyalardaki benzer anlatılar bu açıdan düşündürücüdür.
Brahma–İbrahim, Saraswati–Sâre isimleri arasındaki benzerlikler de ilk bakışta dikkat çekmektedir. Bunların aynı kişiler olduğunu söylemek için yeterli tarihî delil bulunmasa da bu ortak izler, insanlığın çok eski bir hafızaya sahip olabileceğini düşündürmektedir.
Üstelik mesele birkaç örnekten ibaret değildir. Mısır inançlarında ölümden sonra........
