Güvenpark’ta Alageyikler
Toroslar içinde öten ispinozlar, kızılkuyruklar, doğanlar ve puhular; göğsünde genişler gökyüzü, baktıkça boynun bükülür.
Sabahları güneş, dağın arkasından yavaş yavaş sırtlara yürür. Gece boyunca serinliğini saklayan kekiklerin üzerinde parlar, taşların arasına sığınmış otları erkenden bulur. Rüzgâr kekiklerin kokusunu kucaklar gelir, çalıları eğip büker, sonra yüzünü şefkatle okşar. O rüzgârda bir emir yoktur; canlıdan ya da kayadan istediği hiçbir şey yoktur. Vakur ve gururlu, gelir, geçer.
Koyunlar, yoldaşları ve azıkları, çıngıraklarının sesiyle vadinin bir ucundan diğerine yayılır. Güneş yükseldikçe kertenkeleler, karıncalar, telaşlı böcekler otların arasından kendilerine yol arar.
Bu dağlar tüm mahlukata hürmet eder; herkesin kendi yolunda yürümek hakkıdır. Kimse kimseye yol tarif etmez. Dağ zaten yolunu bilir.
Torosların insanı, dağın yalnızca taşını toprağını değil, hafızasını da taşır.
Çünkü bu dağlarda insanlardan önce de özgürce yürüyenler vardır:
Kayaların arasından sessizce süzülen, bir anda çalılıkların arasından çıkıp başka bir yamaca karışan alageyikler.
Özgürlük bu dağlarda bazen dört ayağın üzerinde koşar, bazen bir çift kanadın gölgesinde uçar, bazen rüzgâr olup dağın sırtından aşağı iner.
Alageyiğin ardından giden insan, çoğu zaman bir hayvanın peşinden gitmez; dağın sakladığı bir sırrın peşine düşer. O, insanın elinin yetişemediği, buyruğunun geçmediği, kendi yolunu kendi seçen taraftır.
Kemal’i anlamak için önce Torosları anlamak gerekir. İçinde o dağlardan kalmış alageyiği; özgür doğmuş, özgürlüğü bilmiş ama kendisine gösterilen yoldan yürümek üzere dağından koparılmış alageyiği anlamak gerekir.
Anladım, o alageyiğin bir insanın içinde nasıl yaşadığını, ranzaların arasında, henüz kimsenin kimseyi tanımadığı asker ocağında ilk gördüğümde anladım:
Bir köşede oturuyor; güneşten kararmış yüzü, ellerindeki nasırlar, gözlerinin içine yerleşmiş o uzak bakış dikkatimi çekiyor. Yanına oturuyorum. Bir süre ikimiz de konuşmuyoruz.
Sonra bana dönüyor.
“Abi, sen nerelisin?”
Söylüyorum. Başını sallıyor.
“Ben Toroslardanım.”
İki kelime söylüyor yalnızca. Ama öyle söylüyor ki sanki memleketinin adını değil, bütün hayatını söylüyor.
Biraz sonra konuşmaya başlıyor.
“Bizim orada gökyüzü başkadır abi.”
Gülümsüyorum.
“Başka gökyüzü mü var la?”
“Var abi. Sizin şehirde gökyüzünüz yok, var mı sanıyorsun?”
Gülümsüyor.
Gece yıldızların çoğaldığını, bazen yatağa girmeden bir kayanın üzerine uzanıp sabaha kadar gökyüzüne baktığını anlatıyor.
Koyunlarından söz ediyor: bir koyunun diğerlerinden nasıl ayrıldığını, hangisinin hangi kuzuyu aradığını, yağmurdan önce hayvanların nasıl huysuzlandığını…
Bir ara yerde yürüyen küçücük bir böcekten söz ediyor.
“Abi, bizim orada böceğe bile basmazsın.”
“Niye?”
Gülümsüyor.
“Onun da gideceği yer var.”
Gülüyorum. O da gülüyor. Sonra yüzündeki gülüş yavaşça çekiliyor.
“Ben orayı çok özledim abi.”
Daha birkaç haftadır buradayız ama özlem çoktan içine yerleşmiş.
Geceleri yan yana oturuyoruz. Koğuşun ışıkları söndüğünde herkes kendi yatağında bir tarafa dönüyor. Fısıltılar yavaşlıyor, sonra kesiliyor.
Kemal bazen karanlığın içinde konuşuyor.
“Abi, annem sabahları beni kaldırmadan önce kapıyı açar, dağdan gelen havayı içeri alırdı.”
“Kışın da mı?”
“Kışın daha güzel.”
Biraz susuyor.
“Bizim orada insanın yüzüne hava değmeden gün başlamaz.”
Bir başka gece annesinden söz ediyor.
“Anam serttir ama yüreği yumuşaktır. Beni askere gönderirken ağlamadı.”
Bunu söylerken gururlanıyor.
“Benim anam ağlamaz abi.”
Sonra gözlerini kapatıyor.
“Ama ben kapıdan çıkınca ağlamıştır.”
Kemal’in anlattıklarıyla annesini görmeye başlıyorum. Henüz yüzünü görmemişim; insan bazı insanları anlatıldıkça tanıyor.
Kapının önünde oğlunun yakasını düzelten, üniformasının omzundaki küçücük ipliği parmaklarıyla çeken bir kadın beliriyor gözümde. Sonra iki eliyle oğlunun yüzünü tutuyor.
“Hele bak gadanı alayım. Başını dik tut. Sen bu Torosların evladısın. Bu dağlar var ya oğlum, bayraktır onlar. Mavi de olsa ay yıldızdır. Senin adın da Kemal’dir. Adını yere düşürmeyecen.”
Kemal annesinin yüzüne bakıyor. Kadın devam ediyor:
“Sana ‘git’ derlerse gidecen. ‘Dur’ derlerse duracan. ‘Öl’ derlerse…”
Bir an susuyor. Sesi çatallanıyor ama geri çekilmiyor.
“Öl derlerse ölecen oğlum. Geriye........
